20.12.2017

Zoraki Kral (The Kings Speech)

Aralık 20, 2017 0 Comments

Kendi adıma Zoraki Kral filminin yaratıcı fikrinin sadece iki kelimeyle ifade edilebileceğini düşünüyorum: Kral, kekeme. . 

Bir kral konuşma yapmak zorunda mutlaka kalacaktır. 
  Kekeme sorunu yaşayan Kral’ın ülkesinin başına geçmesiyle II.Dünya Savaşı patlak verir.
Bu durumda  ateşli savaş konuşmaları yapmak kaçınılmazdır.
 Kekeme Kral’ın dünyadaki rakibi ise hitabeti ile dinleyenleri hipnotize edecek kadar güçlü bir hatiptir (Hitler). 
Bu güçlü hatibin karşısında kekeme bir kral olmak bir senaristin aklına gelemeyecek kadar gerçek ve güçlü bir çatışmadır…


Kral 6. George'un gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan bu filmde, 1930'lu yıllarda apar topar tahta çıkmak zorunda kalan kekeme bir İngiliz Dükü'nün ve onun hem Kral olabileceğine hem de kekemeliğini yenebileceğine olan inancını güçlendirmek için elinden geleni yapan dost bir terapistin yaşadıkları anlatılıyor aslında  filmin  özünde. 

Filmin senaristi David Seidler'in hikayesi ise daha da ilginç. 

Çocukluğunda kekemelikle baş etmiş biridir Seidler. 
Savaşın travmasından ve sonra da ailesinin soykırıma uğramasından dolayı kekemelik yaşadığına inanıyor.
 Kral 6. George'un de kekeme olduğunu çocukken öğreniyor ve bundan çok etkileniyor. Seidler büyüyüp bir yazar olduğunda kralın hayat hikayesiyle ilgili bir şeyler yazmak istemiş.
 Yetmişler ve seksenler onun  için Kral ile ilgili geniş araştırmalar yaparak geçiyor.
 En sonunda Kral'ın terapisti Louge'un oğluna ulaşıyor ve Logue'un günlüklerini okumak istiyor ama Kraliçe, kendisi yaşarken günlüğe dokunulmamasını istiyor, bu yüzden Seidler projeyi erteliyor ve bu hikayeyi filmleştirmek 2010 yılına kalıyor.

Film ağır ve ciddi yapısına rağmen, belirli bir mizah anlayışına da sahip.
 Gene  okuyup öğrendiğimiz bilgilere göre, terapist rolündeki başarılı oyuncu Geoffrey Rush ile Kral 6. George rolündeki Colin Firth arasında geçen mizahi diyaloglar, Logue'un günlüklerinde yer alan gerçek diyaloglardır.


Politik anlamda İngiltere'nin o dönem ki barışçı (ya da tavizci?) politikasının da üzerinden şöyle bir geçen film, bu konulara çok derin dalmadan biz seyircileri Kral 6. George ile özdeşleştiriyor ve özellikle son sahnelerdeki gerilimli halka seslenme konuşması sahnelerinde adeta nefeslerimizi tutup dakikaların nasıl geçeceğinden endişe ettiriyor. 
Adeta kekeleyen titreyen terleyen biziz ama Logue'un ve eşinin desteği sayesinde hepimiz  sakin olmayı öğreniyoruz filmi izlerken, tane tane, düşüne düşüne, kendimize güvenmeye başlayarak, Kral olduğumuzu hatırlayarak, işimizi ciddiye alarak, geçmiş travmalarımızı  kovarak  yapıyoruz   konuşmamızı ve  çıkıyoruz odadan, ülkemiz sağ, biz  ise selamet havasında:)

Fazla söze gerek yok, özellikle oyunculuk performansları, dramatik/gerilimli anları ve zeki esprileri için kaçırılmaması gereken bir baş yapıt. 






Filmin Sonunda:

Bertie: Karakterlerin olgunlaşmalarını  son derece net ve sade bir şekilde ifade ettikleri ve karşılıklı diyalog üsluplarıyla her şeyi anlatmaktadırlar.
 Kral, radyo konuşmasını beklenmedik bir başarıyla tamamladıktan sonra şükran hisleriyle elini Lionel’e uzatır ve ilk adıyla hitap eder.
Kral artık korkularıyla yüzleşmiştir ve seyirciyi ajite etmeden korkularını ve kekemeliği yenme hususunda çok büyük bir aşama katetmiştir.
Lionel: Kral’a kral gibi davranmayı öğrenmiş ve kendine legal bir statü ve kariyer edinmeyi (şövalye) olmayı hak etmiştir. 
 Finaldeki el sıkışma sahnesinde o da krala (film boyunca ilk kez) “Majeste” şeklinde hitap edecektir.
Yeni film seanslarımızda görüşmek dileğiyle, hoşçakalın :)















16.12.2017

Eternal Sunshıne

Aralık 16, 2017 0 Comments



Aşk sevgi, ihtiras, bağlılık ve tutku , aşkla ilgili  aklımıza  gelen ilk cümleler bunlar olsa gerek. 

 Hayatımızda büyük bir  aşk yaşarken,  bizzat kendimizin de bu duyguları hissetmemiz ve bu olgulardan yola çıkarak ve gerçek hayat ve film arasında bir bağ kurmamız boşa değildir.


Tesadüf eseri karşılaşıp birbirlerine istemsiz bir şekilde aşık olan çiftimizin yaşadıklarını anlatan bu filmimizde aşk acısı çekmemek uğruna nelerden vazgeçtiklerini, nasıl bir yanlızlığın ve unutmanın eşiğine geldiklerini,  hayatlarındaki en güzel günleri birlikte  mahvetmelerinin filmi diyebilirim buna.
Konuya şöyle bir göz atacak olursak; Bir anda karşılaşıp aşık olduktan sonra  yollarını ayırmaya karar veren çiftimiz yaşadıkları her şeyi unutmak adına bir makinaya bağlanıp, anılarını sildirmek isterler.
Anılar silinir silinmesine de,  son dakika vazgeçmek  istedikleri için, ne zamandan ne silinen anılardan nede bu icat edilen makinadan kaçış yoktur artık her ikisi de için.
Çocukluklarına, anne babaya, sevgiye, yanlızlığa, aşka doğru yelken açan anılar dizisinde, sevgililer  kafalarının içindeki ki kendileriyle, benim burada beynimin yanmaya başladığı andır bu anlar, bir araya gelip, saklanmak gizlenmek pahasına her silinen anının arkasından baka kalırlar birlikte öylece. 



Bu esnada bizlerde filmin geri sarma olayında   çiftimizin tanışma, sevgili olma ve çift olarak  sevgili olaylarında çok güzel  günler yaşamış olduklarına şahit olmuş olmuş olduk  hep birlikte.




Gözüme çarpanlarda; 
Örneğin, ilk karşılaştıkları andaki halleri duruş ve tavırları, kılık kıyafetleri gerçekten çok tatlıydı,  özellikleri kızın saçlarının mavi oluşu, biraz daha girgin, girişken ve kendini ifade ediyor oluşuna ayrıca bayıldım.

Erkeğinse daha içsel, daha içine kapanık, utangaç halleri, ama ne istediğini çok iyi bilen biri olması çok sevimliydi. 



Ayrılık kararı aldıklarında; Her  ikisine de çok kızdım, bu kadar birbiriyle anlaşan bir çiftken,   nasıl bir artisliktir ki ayrılma lüksünü kendinizde  bulabiliyorsunuz. 

 Bu hayattan ne istiyorsunuz arkadaşlar seviyor seviliyorsunuz, iyi de anlaşıyorsunuz, bir şeylerin değerini anlamak için illaki kaybetmek mi gerekiyor?




Aşk bitti deyince öyle hemen bitmiyor ki ayrılık acısı var, aşk acısı var, aşk sefaleti var, yanlızlığı var, gözyaşı elem keder var, kalp kırıklığı, gece uykusuzluğu ve daha neler neler bekler hepimizi:))



Sonuç olarak;  ayrılık sonrasında  ağır yaşanan bu olaylarda  kimyamızdan neler gelip neler geçiyorsa sonuçları da ağır olabiliyor. 


Filmi izlerken bile insanın boğazına bir yumru gelip oturuyor oturmasına da herkes hayatta  bir kere aşık olup illa ki bu illete yakalanmıştır sanırım. 

Aşık olmak gerçekten meziyetli iş.



Hayatlarında  hiç aşık olmamış insanlara naçizane tavsiyelerim şunlardır;




Deli gibi sevin, tutkuyla sevin, her şeyinizle tüm benliğinizle sevin fakat, mantığınızda bir parça önde olsun, gözünüz tamamıyla kapalı olmasın.

 Aşk kesinlikle bir hastalık bunu tüm dünya hatta sağır sultan bile duydu.
 Aşkın gerçekten gözü kör eden kimyasal bir yapısı var, vücut neye göre enerjisini yayıyor, beyin neye karar veriyor, kalp ne hissediyor bilemem ama sonuçlarının ağır olduğunu çok yakinen bilen bir insan olarak, kime, neye aşık olduğunuzu iyi bilip, hayatınızın kararlarını ciddi anlamda gözden geçirip o şekilde yaşayın her ne yaşayacaksanız derim.


Veda zamanı




Güzel bir yıl diliyorum herkese:)




Aşk ve sevgiyle  ilgili  film tavsiyelerimden bazılarını aşağıda paylaşıyorum. 



*LOVE STORY

*KASIMDA AŞK BAŞKADIR


*NOT DEFTERİ


*50 İLK ÖPÜCÜK


*TİTANİK


*SOĞUK DAĞ









































12.12.2017

Yıldızlar Arasında (İnterstellar)

Aralık 12, 2017 0 Comments


Az önce trailer'ını yeniden izleyip içimde yeniden seyretme isteği uyandıran ,ağlamak ve ağlamamak arasında kaldığım filmdir kendisi. 

Bu nasıl bir film, nasıl bir yok olan dünya, nasıl bir gezegen ve maceradır.  
Arkadaşlar izlediğim film film uzay filmi ama bende bir ağlamaklı haller anlatamam, başrol oyuncunun  acısı resmen ciğerime kazındı.  

Konuya hemen  geçecek olursak; 
Teknik bilgisi ve becerisi yüksek olan  Cooper, geniş mısır tarlalarında çiftçilik yaparak geçinmektedir; amacı iki çocuğuna güvenli bir hayat sunmaktır.
 Dünyalar tatlısı, güzeller güzeli aklına ve duruşuna hayran olduğum çok da  cici bir kızı vardır.
 Onlarla birlikte yaşayan Büyük baba Donald'ın torunlarıyla da  oğluyla da arası çok iyidir.    
 Geçmişte bıraktığı bilim insanı kariyerini özleyen  Cooper'un karşısına bir gün beklenmedik bir teklif çıkar ve ailesinin, dahası insanlığın güvenliği için zorlu bir karar alması gerekir... 
 Dünya yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
 Ve insanlık yeni bir yaşam kolonisi kuracağı bir dünya aramaktadır. 
Cooper her şeye rağmen dünyada yaşamın yok olması nedeni ve insanlığı kurtarmak adına   ailesini babasına  emanet ederek, uzay ekibiyle birlikte uzaya doğru yolculuğa çıkar.
Kara delik , yıldızlar arası metafor geçişlerinden  dolayı uzayda  zaman ve mekan kavramı çok farklı işlenmektedir.
 Ekibin her yaptığı yanlış hata  kara deliğin içinden geçip ,zamanı daha da ileri atmaktadır. 
Dünyadaki  bir saatin orada 10 yıla tekabül etmesi ve zamanın da bu şekilde  hızlı geçmesi ciddi anlamda sıkıntı yaratacaktır.

 Filmde  devamlı bir esrarengiz hava hüküm sürmektedir.
  Einsten'a ve onun izafiyet teorisine göndermeler ve belgesel niteliğinde araştırma konularının bol bol olduğu, ve yaşanan olayların  her dakika   heyecana dayalı  işlendiğini görüyoruz. 
 Uzayı ve uzaysal gelgitler güzel anlatan filmimiz, uzayda bükülmeleri, eğrilmeleri dehşetengiz  konuları , biri birinden farklı  şekillerde  örmeyi başarmış.
 filmin sonlarında ise, geleceğimiz hakkında endişelerimiz geçmiş ve gelecek kavramlarını sorgulamamız ön plana çıkarılmış. 

Özet olarak; Film kendi hayatımızı, geleceğimizi, umutlarımızı, korkularımızı sorgulatmayı çok iyi başarmış. 

İnsanoğlunun bir yanı evrende  oluşan metafizik olaylara karşı  her zaman merak içindedir.  
 Işınlanma, uçan arabalar, zamanda yolculuk, insan ve  hayvan klonlama, robotlaşma ve teknolojinin bizi sarıp sarmaladığı dönemler için evren artık  bize göz kırpmaya ve enerjisini   her daim  göndermeye devam ediyor.
 Solucan delikleri, zamanda bükülme ve  evrene dair her şey,  en çok merak ettiğim en çok araştırmayı istediğim  muktedir konulardır. 
Çağırın, alın beni Nasa'nın içine bakın  bu şirin muzip  halimle yapmadığım  hınzırlık kalmaz uzaylı takımına, yıldız galasilerine, takım yıldızlarına. 

Uzaylıların kendilerine öyle çok anlatacağım şeyler var ki; anlatamam sizlere.
Plan proje hemen hazırlanıp  uzay tırınım tamamen baştan  keşfedilecek,  ortak planda gezegenler arası alışverişlerde bulunulacak, belki ben uzaylılar efendilerine halis muhlis bir Türk kahvesi ikram edeceğim,  bu aralar kaktüslere, kolaj fotoğraflara taktığımı anlatacağım, pozitif enerjilerle kafayı bozduğumu, kredi  borçlarımın beni derbeder ettiğini, eski dostlarımı çok özlediğimi, içsel yanlızlığımın da  bir süre daha kalbimde kendi başına keyifle hüküm süreceğini paylaşırım.  
Benim aklım hala  uzun bir süre uzayın derinliklerinde olacak galiba, uzaya ilginiz olsun veya olmasın güzel evren'imizi  hep birlikte araştırıp filmi  daha derin, sakin ve dingin bir biçimde ipuçlarını yakalayarak seyreyleyin  derim.

Veda 
 Bol iş, bol görüşme, bol yoğunluğun ve bol telefon trafiğinin olduğu bu haftayı geride bırakmayı umarak, güzel çok güzel günlerin yakında olacağı inancı içindeyim. 

Uykusuzluk  ve yorgunluk arasında bir yerlerdeyim, seviliyorsunuz, sevgiyle kalın dostlarım:))
Uzaylı filmlerden örneklemeler

*Yerçekimi Gravity


*Moon


*Marslı The Martian


*İşaretler


*Solaris


*Bıçak Sırtı Blade Runner


*2000 : A Space Odyssey


*Dünyalar Savaşı


*Prometheus


*Oblivion


*Hayat Lıfe


*Super 8


*K-PAX


*Geliş Arrival


*Yaratık Alien










10.12.2017

Black Swan'daki Muhteşem Oyunculuk

Aralık 10, 2017 0 Comments



New York Bale Topluluğu’nda balerin olan Nina’nın (Natalie Portman)'nın  tüm hayatı, diğer profesyonel balerinler gibi dansla örülmüştür.
 Nina, eski bir balerin olan annesi Erica (Barbara Hershey) ile yaşamakta ve  annesinin kendisi  üzerinde  kontrol ve baskı kuran, saplantılı bence hafiften de kafası sıyrık, delirmeye yakın bir kadın olmasına hem zihnen hemde psikolojikmen katlanamamaktadır.

 Filmin sanat yönetmeni Thomas Leroy (Vincent Cassel) kendi yorumuyla sahneye koyacağı kuğu gölü balesi’nin daha fazla dikkat çekebilmesi için başbalerini Beth’i(Winona Ryder) değiştirmeye karar verdiğinde tercihini gözünü kestirdiği ve başarısından emin olduğu bizim güzeller güzelimiz Natali'den yana kullanır.  Ancak güzel Natali'nin  bir rakibi vardır, Lily(Mila Kunis). Nina, Kuğu Gölü için hem masumiyeti ve zerafeti temsil eden beyaz kuğuyu hem de kötülüğü ve tutkuyu temsil eden siyah kuğuyu oynayacaktır. Ne var ki  güzel kızımız melekler gibi masum ve saf, hijyenik haliyle sadece beyaz kuğu rolüne mükemmel uyum sağlar ve şeytani ikiz siyah kuğu rolünde eksik kalmaktadır.

Bu durumda şeytani, zilli kızımız   Lily ise mükemmel bir şekilde bu role daha yatkın görünmektedir. 
Böcek gözlü hanım efendi yapıyor tabi burada yağacağını,çipil şeytan:))))
Böylece iki dansçı arasında gerilim dolu bir yakınlaşma ve çatışma başlayadursun, Natali için sadece rolün gereklerini yerine getirmek değil, rekabet ortamında ayakta kalmaya çalışmak, bir bale topluluğu içerisinde başrolü almak kızcağızı daha da yanlızlaştırır.
 Onun için herkes , yoluna çıkan herkes artık potansiyel bir düşmana dönüşmüştür.

 Bu yolda fazladan kendini zorladığı kendisi bile artık kendine yabancıdır.
 Kendini tanıyamamaktadır.
 Ve yeni benliğinden, yeni karakter yapısından, cozutmuş halinden kendisi bile ürker hale gelmiştir.

Black Swan'ı izlerken iliklerime kadar hissettiğim  oyunculuk performansı  muhteşemdi gerçekten. 

  Göz dolduran oyunculuklar, harika bir  senaryo ve yan oyuncuların da  rol çalmalarıyla birlikte hep beraber   nefis bir film izledik diyebilirim. 

Filmin içine girdiğimizde, diyalogları ve olayları yakinen takip ettiğimizde,

her şey öylesine yerli yerine oturmuş, öylesine hayatımızın içindeki,   tüm o gergin  kasıntı dolu anları bizzat bizde izlerken hissedebiliyoruz. 

 Yaşanan  olayları sanki biz yaşamışçasına, o anın içinde, senaryonun dip kıyısında sanki, aynı dokunun altında, aynı çarpıntının iflah olmaz oflamalarında sanki bir parça bizimde suçumuz var gibi yaşayarak hemde.

Kesinlikle bundandır zaten en sevdiğimiz filmlerin bizde bıraktıkları güzel hisler, dokunaklı acılar, yaşantımızdan kaynaklı anıların birer fotokopi halleri,  her şeyin sebebi tümden gelip tüme gitmeli küçük bir bulmaca niteliğinde filmin giriş, gelişme ve sonucuyla ilintili durumları...  

Natali Portman bu filmde bu işi çok iyi kotarmış.

 Gerçekten çok başarılı bir oyunculuk gösterdi bizlere  bayıldım kendisine  film bittikten sonra bile uzun uzun düşündüm film hakkında

Filmi izlerken en çok  etkilendiğim şey ne senaryo ne de başka bir şey, tek etkilendiğim şey oyuncunun kendisini  tamamen rolüne kitlemiş olması ve rolünün hakkını tam anlamıyla  vermesiydi.

Oyunculuk mükemmel, verdiği duygu ve his direk kalbinden, gözlerinden bizlere yani biz seyircilere doğru akıyordu resmen. 

Filmin her sahnesi, her bakışı her gölgeli yansıması, gerilimi, heyecanı, stres altında yaşayan bir balerinin hayatını tüm çıplaklığıyla bizlere yansıtmayı nasıl da başarmıştı.


  Gelelim filmin çekim ve hazırlık aşamasına dersek; 
Tüm bu gerçekliğin ekrana yansıması ve bizlere hissettirmesinde,  Portman’ın yoğun bir hazırlık dönemi yaşaması da pekala çok etkili olmuştur.

 4-13 yaşları arasında bile  bale eğitimi almış olan Portman, film başlamadan 1 yıl önce Mary Hahn Bowers ile bale çalışmaya başlamış. 
Filmin çekilmesi kesinleşmese de filmin çekileceğine inanarak 6 ay önceden hazırlıklara başlamıştır. 

Günde beş saat bale, yüzme ve tüm vücut kaslarını güçlendiren egzersizler yapmış. Fiziksel olarak bir balerin benzemek için de ayrıca 9 kilo vermesi gerekmiştir.

 Filmdeki dans sahnelerinin yüzde 80’ini Natalie Portman’ın kendisi gerçekleştirmiş.

 Çok özel birkaç sahne dışında tüm dans sahnelerinde kendisi oynamıştır.

 Dolayısıyla özellikle prova sahnelerindeki yoğun stres duygusu perdeye mükemmel bir şekilde yansımıştır. 

Şimdi gelinde bizim Türk filmlerinde yabanıl soğuk duyarsız yüzeysel  oyunculuklara   siz puan verin artık:) 
Sözüm kesinlikle rolünün hakkını iyi verenlere, ve ya sadece yüz mimikleriyle bile ortaya şahane işler çıkaran oyunculara değil kesinlikle.
Benim söylediğim kişiler kendini çok iyi biliyor zaten.  


Filmdeki her şey Thomas'ın Nataliye  prova sahnesinde söyledikleriyle paralel gerçekleşiyor:

''Hayallerin tadına vardın, onlara dokundun geriye sadece onları yıkmak kaldı.
 Kalbin kırık, yaralı, ruhun perişan, kan ağlıyor.
 Siyah kuğu aşkını çaldı. 
Acını sona erdirmenin tek bir yolu var. Korkmuyorsun, her şeyi kabullenmişsin.''

Veda zamanı 



Bu filmi kesinlikle izlemelisiniz bence. 

Psikolojik sanrıların, gel gitlerin, savaşmanın, kendiyle savaşmanın, içinizde yaşayan ikinci ben kişinizi alt etmenin, oto kontrolün, veya oto kontrolsüzlüğün, çaresizliğin, ama durmadan yolunuza devam etmenin üstelik her şeye rağmen, gözü kara bir şekilde, içinizde büyük bir tutku eşliğinde devam etmenin her ne pahasına olursa olsun diyerek  izleyin derim. 

Filmin alt metinleri ve psikolojik gerilimleri her açıdan masaya yatırılmaya ve incelenmeye değer diye düşünüyorum. 
Bence bir  tutkunuz olsun, ama bu sizi hayattan alıp koparacak kadar değil.
Tamamen yaşama bağlamaya yönelik olsun. 

Ben  filmi çok sevdim, çok beğendim gerçekten.

 Portman'nın o devasa mükemmel, gerçekçi, ve hüzünlü oyunculuğunu hiç bir şeyle değişmem arkadaşlar. 
Sevgiler,güzellikler diliyorum herkese:)))
Yarın güzel bir gün olacak biliyorum. 
Seviliyorsunuz dostlar.





















ZEYTİNYAĞLI MEZELER & APPETİZERS WITH OLIVE OIL

Gün batımına karşı şahane ötesi kurulmuş bir masa sofrada envaii çeşit güzel yemek ve mezeler, radyodan gelen hafif bir Türk sanat müziği ...

Günün Resmi

Günün Resmi
Hüzün