20.12.2017

Zoraki Kral (The Kings Speech)

12/20/2017 10:38:00 ÖÖ 0 Comments

Kendi adıma Zoraki Kral filminin yaratıcı fikrinin sadece iki kelimeyle ifade edilebileceğini düşünüyorum: Kral, kekeme. Çok sayıda çatışma ve mücadele vaade den dikkat çekici bir fikir. Bir kral konuşma yapmak zorunda illa ki kalacaktır. Ama düşünün ki tam da Kekeme Kral’ın ülkesinin başına geçmesiyle II.Dünya Savaşı patlak verir. Ateşli savaş konuşmaları yapmak kaçınılmazdır. Kekeme Kral’ın dünyadaki rakibi ise hitabeti ile dinleyenleri hipnotize edecek kadar güçlü bir hatiptir (Hitler). Bu güçlü hatibin karşısında kekeme bir kral olmak bir senaristin aklına gelemeyecek kadar gerçek ve güçlü bir çatışma…

Kral 6. George'un gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan bu filmde, 1930'lu yıllarda apar topar tahta çıkmak zorunda kalan kekeme bir İngiliz Dükü'nün ve onun hem Kral olabileceğine hem de kekemeliğini yenebileceğine olan inancını güçlendirmek için elinden geleni yapan dost bir terapistin yaşadıkları anlatılıyor aslında  filmin  özünde. 
Filmin senaristi David Seidler'in hikayesi ilginç. 
Çocukluğunda kekemelikle başetmiş biri Seidler. Savaşın travmasından ve sonra da ailesinin soykırıma uğramasından dolayı kekemelik yaşadığına inanıyor. Kral 6. George'un de kekeme olduğunu çocukken öğreniyor ve bundan çok etkileniyor. Seidler büyüyüp bir yazar olduğunda kralın hayat hikayesiyle ilgili bir şeyler yazmak istiyor. Yetmişler ve seksenler onun için Kral ile ilgili geniş araştırmalar yaparak geçiyor. En sonunda Kral'ın terapisti Louge'un oğluna ulaşıyor ve Logue'un günlüklerini okumak istiyor ama Kraliçe, kendisi yaşarken günlüğe dokunulmamasını istiyor, bu yüzden Seidler projeyi erteliyor ve bu hikayeyi filmleştirmek 2010 yılına kalıyor.

Film ağır ve ciddi yapısına rağmen, belirli bir mizah anlayışına sahip. Gene  okuyup öğrendiğimiz bilgilere göre, terapist rolündeki başarılı oyuncu Geoffrey Rush ile Kral 6. George rolündeki Colin Firtharasında geçen mizahi diyaloglar, Logue'un günlüklerinde yer alan gerçek diyaloglar.

Politik anlamda İngiltere'nin o dönem ki barışçı (ya da tavizci?) politikasının da üzerinden şöyle bir geçen film, bu konulara çok derin dalmadan biz seyircileri Kral 6. George ile özdeşleştiriyor ve özellikle son sahnelerdeki gerilimli halka seslenme konuşması sahnelerinde adeta nefeslerimizi tutup dakikaların nasıl geçeceğinden endişe ettiriyor. Adeta kekeleyen titreyen terleyen biziz ama Logue'un ve eşimizin desteği sayesinde hepimiz  sakin olmayı öğreniyoruz, tane tane, düşüne düşüne, kendimize güvenmeye başlayarak, Kral olduğumuzu hatırlayarak, işimizi ciddiye alarak, geçmiş travmalarımızı kovarak, yapıyoruz konuşmamızı, çıkıyoruz odadan, ülkemiz sağ, biz selamet:)

Fazla söze gerek yok, özellikle oyunculuk performansları, dramatik/gerilimli anları ve zeki esprileri için kaçırılmaması gereken bir yapım. 


Bertie (asıl adı  Albert Frederick Arthur George) Avustralyalı kariyeri olmayan bir adamın (Lionel Logue) “unorthodox” yöntemleri ile konuşma güçlüğünü yenmede çok büyük bir aşama kaydedecektir. Her iki karakter de filmin başındaki hallerine göre filmin sonunda daha olgun bir karaktere dönüşmektedirler.
Filmin Başında:
Bertie: Kekemeliğinin kökenlerine eğilip korkularıyla yüzleşmektense fiziksel sorunu için yüzeysel çareler arayan ve kendisine yardımcı olmak isteyen Lionel’e ısrarla resmi hitap şekilleriyle hitap etmekte ve her fırsatta sosyal statülere uygun davranmaktadır. Kekemeliğinin hem sebebi hem de sonucu olarak çok büyük korkuları olan bir karakterdir.
Lionel: Öğrencisinin kimliğini yani statüsünü hiçe sayarak arketipinin gereği, manuplatif, yöntemlerini amacından üstün gören olgunlaşmamış bir davranış şeklini benimsemektedir. Uzmanlık alanında resmiyette tescil edilmiş kariyeri olmadığı halde kariyeri varmış gibi davranmaktadır. Öte yandan karşısındaki prense, kraliyet varisine ısrarla ilk adıyla hitap etmektedir: Bertie.
Filmin Sonunda:
Bertie: Karakterlerin olgunlaşmalarını karşılıklı olarak son derece net ve sade bir şekilde ifade ettikleri karşılıklı diyalog her şeyi anlatmaktadır. Kral, radyo konuşmasını beklenmedik bir başarıyla tamamladıktan sonra şükran hisleriyle elini Lionel’e uzatır ve ilk adıyla hitap eder. Kral artık korkularıyla yüzleşmiştir ve seyirciyi ajite etmedenkorkularını ve kekemeliği yenme hususunda çok büyük bir aşama katetmiştir.
Lionel: Kral’a kral gibi davranmayı öğrenmiş ve kendine legal bir statü ve kariyer edinmeyi (şovalye) ister hale gelmiştir. Finaldeki el sıkışma sahnesinde o da krala (film boyunca ilk kez) “Majeste” şeklinde hitap edecektir.
Bertie, arketipinin ne olduğuna dair ipucunu kendi ağzından ifade edecektir. “Ben bir deniz subayıyım, kral değil”. Yani; Zoraki Kral filmi, bir gölge savaşçı (korkak) ile bir manuplatör büyücünün olgun erkeklik güçlerini, düşe kalka, çatışa çatışa birleştirerek birlikte olgunlaşmalarının hikayesidir.
Yeni güzel film seansımızda görüşmek dileğiyle:)))

16.12.2017

Eternal Sunshıne

12/16/2017 02:25:00 ÖS 0 Comments


Aşk sevgi, ihtiras, bağlılık ve tutku,  denilince aşkla ilgili  aklımıza  gelen ilk cümleler bunlar olsa gerek.  Hayatımızda büyük aşklar yaşarken,  bizzat kendimizinde bu duyguları hissetmemiz ve bu olgulardan yola çıkarak ve gerçek hayat ve film arasında bir bağ kurmamız boşa değildir.
Tesadüf eseri karşılaşıp birbirlerine istemsiz bir şekilde aşık olan çiftimizin yaşadıklarını anlatan bu filmimizde aşk acısı çekmemek uğruna nelerden vazgeçtiklerini, nasıl bir yanlızlığın ve unutmanın eşiğine geldiklerini,  hayatlarındaki en güzel günleri birlikte  mahvetmelerinin filmi diyebilirim ben buna.
Konusuna gelince, bir anda karşılaşıp aşık olduktan sonra  yollarını ayırmaya karar veren çiftimiz yaşadıkları her şeyi unutmak adına bir makinaya bağlanıp, anılarını sildirmek isterler.
Anılar silinir silinmesinede,  son dakka vazgeçmek  istedikleri için, ne zamandan ne silinen anılardan nede bu icat edilen makinadan kaçış yoktur artık her ikiside için.
Çocukluklarına, anne babaya, sevgiye, yanlızlığa, aşka doğru yelken açan anılar dizisinde, sevgililer  kafalarının içindeki ki kendileriyle, benim burda beynimin yanmaya başladığı andır,   bir araya gelip, saklanmak gizlenmek pahasına her silinen anının arkasından baka kalırlar öylece. 

Bu esnada bizlerde  çiftimizin  sevgili oldukları bu günler içinde ,  ne güzel günler yaşadıklarına şahit olmuş oluyoruz hep birlikte.

Mesela, ilk karşılaştıkları andaki halleri duruş ve tavırları, kılık kıyafetleri gerçekten çok tatlıdır, özellikleri kızın saçlarının mavi oluşu, biraz daha girgin, girişken ve kendini ifade ediyor oluşu.
Erkeğinse daha içsel, daha içine kapanık, utangaç halleri, ama ne istediğini ve bilen biri olması   gözümden kaçmamıştır. 

Ayrılma aşamalarında, ben burada ikisinede çok kızdım, bu kadar birbiriyle anlaşıyorken siz  nasıl bir artisliktir ki ayrılma kararı alıyorsunuz. Daha ne istiyorsunuz arkadaş bu hayattan, seviyorsunuz, seviliyorsunuz, iyi de anlaşıyorsunuz, bir şeylerin değerini anlamak için illaki kaybetmek mi gerekiyor?

Aşk bitti deyince öyle hemen bitmiyor ki ayrılık acısı var, aşk acısı var, aşk sefaleti var, yanlızlığı var, gözyaşı elem keder var, kalp kırıklığı, gece uykusuzluğu ve daha neler neler bekler sizleri.
Aşık olup ayrılmak kolay mı acaba?

Sonuç olarak, ayrılık sonrasında her ne yaşanıyorsa, kimyamızdan neler gelip neler geçiyorsa, çiftimiz bunlara dayanamıyor olacak ki  aşık olduğunuz kişiyi unutmanın, acı çekmeye son vermenin en iyi yollarından biri olarak soluğu hafızayı sildirme merkezinde alıyorlar.
Filmi izlerken bile insanın boğazına bir yumru gelip oturuyor oturmasınada herkes hayatta  bir kere aşık olup bu illete yakalanmıştır diye düşünerek filmime kaldığımız yerden devam ediyorum.

Tabi burada eskaza bir parantezde açmak isterim.

Hayatlarında  hiç aşık olmamış insanlara nacizane tavsiyem;

Deli gibi sevin, tutkuyla sevin, her şeyinizle tüm benliğinizle sevin fakat, mantığınızda bir parça önde olsun, gözünüz tamamıyla kapalı olmasın. A şk kesinlikle bir hastalık bunu tüm dünya hatta sağır sultan bile duydu. Aşkın gerçekten gözü kör eden kimyasal bir yapısı var, vücut neye göre enerjisini yayıyor, beyin neye karar veriyor, kalp ne hissediyor bilemem ama sonuçlarının ağır olduğunu çok yakinen bilen bir insan olarak, kime, neye aşık olduğunuzu iyi bilip, hayatınızın kararlarını ciddi anlamda gözden geçirip o şekilde yaşayın her ne yaşayacaksanız derim.

Yeni yıl yaklaşıyor, güzel bire sırt  çantası(ELLE)  özellikle üzerinde gri, kahve ve siyah keçe malzemesinin bol olduğu, ve sivri  burunlu bir bot kestirdim, gözüme görmek isteyenler için  burada  görsli mevcut. Yeni bir yerde çalışıyor olduğumdan masam için şirinmi şirin küçük bir kaktüsde dikmiş durumdayım, merak edenler için  kaktüs bakımı nasıl yapılır  yazısından hem yapılışını hemde görsellerini indirip detaylı inceleme yapabilirler. Kış mevsimi için Starbuck'un  yeni fincanları var çokda güzeller neden olmasın diyerek buradan seçerek,  hazır gitmişken de  güzel  vanilyalı filtre kahve içmenizi öneririm. 

Güzel bir yıl dileğiyle, sevgiyle

Aşkla ilgili  film tavsiyelerimden bazıları; aklıma geldikçe ilave ederim:))

*LOVE STORE

*KASIMDA AŞK BAŞKADIR

*NOT DEFTERİ

*50 İLK ÖPÜCÜK

*TİTANİK

*SOĞUK DAĞ



12.12.2017

Yıldızlar Arasında (İnterstellar)

12/12/2017 01:01:00 ÖS 0 Comments


Az önce trailer'ını yeniden izleyip içimde yeniden seyretme isteği uyandıran ,ağlamak ve ağlamamak arasında kaldığım filmdir kendisi. 

Bu nasıl bir film, nasıl bir yok olan dünya, nasıl bir gezegen ve macera dediğinizi duyar gibi oluyorum en azından izledikten sonra:)))
Arkadaşlar film uzay filmi ama bende bir ağlamaklı haller, adamın acımsı acısı resmen ciğerime kazındı desem abartmamış olurum. 
Filmden izlenimlerime geçecek  olursak, öncelikle filmin konusu şu şekilde ilerliyor. 
Teknik bilgisi ve becerisi yüksek olan adamımız Cooper, geniş mısır tarlalarında çiftçilik yaparak geçinmektedir; amacı iki çocuğuna güvenli bir hayat sunmaktır. Dünyalar tatlısı, güzeller güzeli birde aklın ve duruşuna hayran olduğum çok cici bir kızı vardır. Onlarla yaşayan Büyükbaba Donald'ın torunlarıyla da  oğluyla da arası çok iyidir.    
 Geçmişte bıraktığı bilim insanı kariyerini özleyen baba Cooper'un karşısına bir gün beklenmedik bir teklif çıkar ve ailesinin, dahası insanlığın güvenliği için zorlu bir karar alması gerekir... Burada araya girerek, eklemem gerekirse, dünya yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ve insanlık yeni bir yaşam kolonisi kuracağı  yeni bir dünya aramaktadır. 
Cooper her şeye rağmen dünyada yaşamın yok olması nedeni ve insanlığı kurtarmak adına  babasına ailesinini emanet ederek, ekibiyle birlikte uzaya yolculuğa çıkar.
Kara delik , yıldızlar arası metafor geçişleri  muhabbetinden dolayı uzayda  zaman ve mekan kavramı çok farklı işlenmektedir. Ekibin her yaptığı yanlış hata ve  kara deliğin içinden geçerek   zamanı daha da  çok ilerleterek , dünyadaki  bir saatin orada 10 yıla tekabül etmesi ve zamanın hızlı geçmesine neden olmaktadırlar. 
Sonuç olarak, filmde devamlı bir esrarengiz hava hüküm sürerken,  Einsten'a ve onun izafiyet teorisine göndermeler ve belgesel niteliğinde araştırma konularının bol bol  keyifli bir şekilde işlendiğini görüyoruz.  Uzayı ve uzaysal gelgitler, uzayda bükülmeler, eğrilmeler dehşetengiz  konular biribirinden farklı  şekillerde  örülerek,  kafamızda soru işaretleri bırakarak film ince ince  şeritler halinde hayal dünyamızdan hızlı bir şekilde gelip geçmektedir.  Film buraya kadar süper, herşey süper, filmin sonlarında ise, geleceğimiz hakkında endişelerim geçmiş ve gelecek kavramları içiçe geçerek bizleri kendi içimizdeki soru işaretleri mutluluk ve mutsuzluk kavramlarıyla başbaşa bırakmayı çok iyi başarıyor. 
Benim kendi görüşümse, her ne kadar bu konuları derinlemesine okumuş ve izlemiş  olsamda bir yanımın hala sığ kaldığına yanarak,   insanlık artık ışınlanmaya geçse diyorum. Ama bekleyeceğiz bir süre  mecburen:))  ışınlanma, uçan arabalar, zamanda yolculuk, insan,  hayvan klonlama, robotlaşma ve teknolojinin bizi sarıp sarmaladığı dönemler için evren artık ekranlardan bizlere göz kırpmaya ve enerjilerini  her daim  göndermeye devam ediyor. Bakın yine bayan enerji olarak durumu kendime çeviriverdim:))
Solucan delikleri, zamanda bükülme ve diğer evrene dair her şey  en çok merak ettiğim en çok araştırmayı istediğim  muktedir konular. Alacaksınız beni koyacaksınız Nasa'nın içine bakın  bu şirine halimle yapmadığım  hınzırlık felan kalmaz.  Uzayın altı üstüne gelmese ben de ne olayım:)) uzay tamamen baştan  keşfedilecek, marslılar buraya gelecek, olmadı onlarla ortak planda gezegenler arası alışverişlerde bulunulacak, belki ben uzaylılar efendilerine hakis muhlis bir türk kahvesi ikram edeceğim,  kırmızı rengi neden bu kadar sevdiğimi  anlatacağım, bu aralar kaktüslere, kolaj fotoğraflara taktığımı anlatacağım, pozitif enerjilerle kafayı bozduğumu, kredi  borçlarımın beni derbeder ettiğini, eski dostlarımı özlediğimi, içsel yanlızlığımın bir süre daha kalbimde kendi başına yanlız olarak  hüküm süreceğini paylaşırım.  
Manyakımsı bir beyin yapısıyla konu nerden buralar geldi anlamamış olsamda; 
 Aklım hala  uzun bir süre uzayın derinliklerinde olacak galiba, uzaya ilginiz olsun veya olmasın evren'i  araştırıp filmi  daha derinsel anlamda, sakin ve dingin ve ipuçlarını yakalayarak seyreyleyin  derim. 
Bu filmi daha derinlemesine analiz için aşağıda eklediğim linkden indirebilirsiniz.  Paylaşımını yaptığım  Arkadaşın ön izlemleri de ayrıca çok değerli  ve okunmaya değer.
En azından ben çok sevdim ve okurken çok keyif aldım.  
Bol iş, bol görüşme, bol yoğunluğun ve bol telefon trafiğinin olduğu bu haftayı geride bırakmayı umarak, güzel çok güzel günlerin yakında hepimizin olacağı inancı içindeyim. 

Bu tarz filmlerden keyif alanlar için en alt satırda bir kaç tane filmcik daha kondurdum yazıma. 
Falcıdan hallice amatör yazım için kusura bakmayın, uykusuzluk  ve yorgunluk arasında bir yerlerdeyim, seviliyorsunuz, sevgiyle kalın:))
http://evrimagaci.org/photo/tr/yildizlararasi-interstellar-filminin-bilimsel-analizi

*Yerçekimi Gravity

*Moon

*Marslı The Martian

*İşaretler

*Solaris

*Bıçak Sırtı Blade Runner

*2000 : A Space Odyssey

*Dünyalar Savaşı

*Prometheus

*Oblivion

*Hayat Lıfe

*Super 8

*K-PAX

*Geliş Arrival

*Yaratık Alien

10.12.2017

Black Swan'daki Muhteşem Oyunculuk

12/10/2017 02:24:00 ÖS 0 Comments

İyi bir izleyici,  bütün izlemiş olduğu filmlerden ne bekler gerek yönetmenin bakış açısı, gerek oyuncuları, gerekse oynanan performansla ilgili olarak. 
Beğendiğimiz yönetmenler, göz dolduran oyunculuklar, muhteşem senaryo ve yan oyuncuların rol çalmalarıda gözümüzden kaçmıyorsa sanırım herşey cuk diye oturmuş oluyor filmimizde. Beklentiler karşılanmış oluyor ve film izleme seanslarımız başka bir keyfe dönüşüyor diye düşünüyorum. 
İşte şimdi anlatmak istediğim size altın tepsi içerisinde sunduğum bu filmde öyle birşey; her şey öylesine yerli yerine oturmuş, öylesine hayatımızın içindeki,   tümo gergin  kasıntı dolu anları bizzat bizlerde yaşayabiliyoruz.  İzlediğimiz  olayları sanki biz yaşamışcasına, o anın içinde, senaryonun dip kıyısında sanki, aynı dokunun altında, aynı çarpıntının iflah olmaz oflamalarında sanki bir parça bizimde suçumuz var gibi:)) 
Kesinlikle bundandır zaten en sevdiğimiz filmlerin bizde bıraktıkları güzel hisler, dokunaklı acılar, yaşantımızdan kaynaklı anıların birer fotokopi halleri,  herşeyin sebebi tümden gelip tüme gitmeli küçük bir bulmaca niteliğinde filmin giriş, gelişme ve sonucuyla ilintili...  
Natali Portman bu filmde bu işi çok iyi kotarmış. Gerçekten çok başarılı bir oyunculuk, bayıldım kendisine, film bittikten sonra bile düşündüm hakkında, etkilendiğim şey ne senaryo ne de başka bir şey, tek etkilendiğim şey oyuncunun kendini tamamen rolüne kitlenmiş olması ve rolünün hakkını tam anlamıyla delice vermesiydi.
Oyunculuk mükemmel, verdiği duygu ve his direk kalbinden, gözlerinden bizlere yani biz seyircilere doğru akıyor. 
Filmin her sahnesi, her bakışı her gölgeli yansıması, gerilimi, heyecanı, stres altında yaşayan bir balerinin hayatını tüm çıplaklığıyla bizlere yansıtmayı nasıl da başarmış.

Filmimizi biraz özetlemek gerekirse, New York Bale Topluluğu’nda balerin olan Nina’nın (Natalie Portman)'nın  tüm hayatı, diğer profesyonel balerinler gibi dansla örülmüştür. Nina, eski bir balerin olan annesi Erica (Barbara Hershey) ile yaşamakta ve  annesinin kendisi  üzerinde  kontrol ve baskı kuran, saplantılı bence hafiften de kafası sıyrık, delirmeye yakın bir kadın olmasına hem zihnen hemde psikolojikmen katlanamamaktadır.

Filmin sanat yönetmeni Thomas Leroy (Vincent Cassel) kendi yorumuyla sahneye koyacağı kuğu gölü balesi’nin daha fazla dikkat çekebilmesi için başbalerini Beth’i(Winona Ryder) değiştirmeye karar verdiğinde tercihini gözünü kestirdiği ve başarısından emin olduğu bizim güzeller güzelimiz Natali'den yana kullanır.  Ancak güzel Natali'nin  bir rakibi vardır, Lily(Mila Kunis). Nina, Kuğu Gölü için hem masumiyeti ve zerafeti temsil eden beyaz kuğuyu hem de kötülüğü ve tutkuyu temsil eden siyah kuğuyu oynayacaktır. Ne varki  güzel kızımız melekler gibi masum ve saf, hijyenik haliyle sadece beyaz kuğu rolüne mükemmel uyum sağlar ve şeytani ikiz siyah kuğu rolünde eksik kalmaktadır.Bu durumda şeytani, zilli kızımız   Lily ise mükemmel bir şekilde bu role daha yatkın görünmektedir. Böcek gözlü hanfendi yapıyor tabi burada yağacağını,çipil şeytan:))))
Böylece iki dansçı arasında gerilim dolu bir yakınlaşma ve çatışma başlayadursun, Natali için sadece rolün gereklerini yerine getirmek değil, rekabet ortamında ayakta kalmaya çalışmak, bir bale topluluğu içerisinde başrolü almak kızcağızı daha da yanlızlaştırır. Onun için herkes , yoluna çıkan herkes potansiyel bir düşmana dönmüştür artık. Bu yolda fazladan kendini zorladığı kendisi bile artık kendine yabancıdır. Kendini tanıyamamaktadır. Ve yeni benliğinden, yeni karakter yapsısında, çozutmuş halinden kendisi bile ürker hale gelmiştir.  

Gelelim filmin çekim ve hazırlık aşamasına dersek; Tüm bu gerçekliğin ekrana yansıması ve bizlere hissettirmesinde,  Portman’ın yoğun bir hazırlık dönemi yaşaması da pekala çok etkili olmuş. 4-13 yaşları arasında bile  bale eğitimi almış olan Portman, film başlamadan 1 yıl önce Mary Hahn Bowers ile bale çalışmaya başlamış. Filmin çekilmesi kesinleşmese de filmin çekileceğine inanarak 6 ay önceden hazırlıklara başlamış. Günde beş saat bale, yüzme ve tüm vücut kaslarını güçlendiren egzersizler yapmış. Fiziksel olarak bir balerin benzemek için de ayrıca 9 kilo vermesi gerekmiş. Filmdeki dans sahnelerinin yüzde 80’ini Natalie Portman’ın kendisi gerçekleştirmiş. Çok özel birkaç sahne dışında tüm dans sahnelerinde kendisi oynamış. Dolayısıyla özellikle prova sahnelerindeki yoğun stres duygusu perdeye mükemmel bir şekilde yansımış. Şimdi gelinde bizim türk filmlerinde yabanıl oyunculuğa  siz puan verin artık:) Sözüm kesinlikle rolünün hakkını iyi verenlere, ve ya sadece yüz mimikleriyle bile ortaya şahane işler çıkaran oyunculara değil, 


Her şey Thomas'ın prova sahnesinde söyledikleriyle paralel gerçekleşiyor:

''Hayallerin tadına vardın, onara dokundun geriye sadece onları yıkmak kaldı. Kalbin kırık, yaralı, ruhun perişan, kan ağlıyor. Siyah kuğu aşkını çaldı. Acını sona erdirmenin tek bir yolu var. Korkmuyorsun, her şeyi kabullenmişsin.'' 

Bu filmi kesinlikle izlemelisiniz. 
Psikolojik sanrıların, gel gitlerin, savaşmanın, kendiyle savaşmanın, içinizde yaşayan ikinci ben kişinizi alt etmenin, oto kontrolün, veya oto kontrolsüzlüğün, çaresizliğin, ama durmadan yolunuza devam etmenin üstelik her şeye rağmen, gözü kara bir şekilde, içinizde büyük bir tutku eşliğinde devam etmenin her ne pahasına olursa olsun diyerek mutlaka izleyin derim. 
Filmin alt metinleri ve psikolojik gerilimleri her açıdan masaya yatırılmaya ve incelenmeye değer diye düşünüyorum. 
Bence bir  tutkunuz olsun, ama sizi hayattan alıp koparacak kadar değil. 
Bu filmi çok sevdim, çok beğendim.  Portman'nın o devasa mükemmel, gerçekci, ve hüzünlü oyunculuğunu hiç bir şeyle değişmem arkadaşlar. 
Sevgiler,güzellikler dilerim herkese:)))
Yarın güzel bir gün olması dileğiyle.


7.12.2017

Whiplash'i Ayakta İzlemek.

12/07/2017 11:31:00 ÖÖ 0 Comments


Küçük yaşlardan itibaren bateri çalmaya başlayan Andrew, yaptığı işte uzmanlaşmak ister. Üniversite tercihinde de ülkenin en iyi müzik okulu olarak gördüğü Shcarffer Konservatuarı'na girer. Henüz 19 yaşındadır ama dersler harici var gücüyle  bateri çalıp antrenman yapar. Bir gün, okulun en sert hocalarından biri olan caz duayeni Terence Fletcher'ın dikkatini çeker. Fletcher Andrew'ü okulun en parlak öğrencilerinin seçildiği ve sürekli yeni yarışmalara hazırlanan "studio band"e seçer. Başarısı kadar acımasızlığıyla da ün yapmış olan Fletcher, Andrew'u kapasitesini sonuna kadar kullanmadan onu  asla başarmış saymayacaktır. Genç bateristin önünde sadece mesleki bir test değil, psikolojik bir sınav da vardır... Senaristliğini ve yönetmenliğini Damien Chazelle'in üstlendiği filmin başrolünde Miles Teller yer alırken karşısında kendisine J.K. Simmons eşlik ediyor.

Ben Whiplash kadar gerçekçi, etkileyici, insanı tamamıyla azmetmeye istekli hale sokan bir film daha görmedim. Bu film de ne ararsanız var  azim, hırs, gözü karalık, iştahlı istek, vazgeçmemek, tutku ve daha bir sürü şey..

İzlemeye başladığınız anda film sizi içine almaya başlıyor. O nasıl bir başarma arzusudur. 
Sizi tüm hayattan koparıp tutku derecesinde hayalinizi gerçekleştirme ve onun peşinden delicesine sürüklenmeye götüren. 
Bir ara baktım ayağa kalkmışım, ve televizyonun karşısında nefesimi tutmuş filmi izliyorum. 
Ayakta izledim, ayakta alkışladım, ayakta ağladım, ve kendime acayip sözler verdim bu filmi izlediğim gece sonrası.

Giriş bölümü ve gelişme bölümünde her şey durağan bir şekilde insanda merak uyandırırken, finalinde ise seyirciyi ekrana kitleyip şaha kaldıran  ve izleyenleri şahane bir solo atma sahnesiyle mutlu son dediğimiz finale resmen kitlemiş filmimiz.

Bu filmi izleyin derim, durağan hayatınıza bir nefes getirsin, kararlarınızı netleştirsin, hayatınızı değiştirsin, sizi tamamen pozitif enerjisiyle  yenilesin.

3.12.2017

ENTER the VOID

12/03/2017 05:21:00 ÖÖ 0 Comments

- Temel olarak, öldüğünde ruhun bedenini terk ediyor, başlangıçta tüm hayatın gözünün önünden geçiyor, sihirli bir aynada yansıması gibi düşün. ardından bir hayalet gibi devam ediyorsun, çevrende olup biten her şeyi görüyorsun,
 her şeyi duyuyorsun; ancak yaşayanlarla iletişim kuramıyorsun. daha sonra ışıkları görüyorsun, farklı farklı renkte ışıklar. bu ışıklar; seni varoluşun diğer mertebelerine çıkaracak olan kapılar oluyor, ancak çoğu insan aslına bakarsan bu dünyayı çok sevdiklerinden buradan başka bir yere gitmek istemiyorlar, 
bu durumda yolculuğun berbat yolculuğa dönüşüyor ve tek kurtulma yolu da reenkarne olmak. aklına yatıyor mu?
 - bilemiyorum. berbat yolculuk ne oluyor?
 - Berbat yolculuk yalnızca kâbuslardan oluşuyor. kafayı yiyorsun. gerçeklik tek korkun oluyor, acayip korkuyorsun, 
zihnindeki şeyler gerçekleşiyor gibi; bu noktada, asla ölmemiş olmayı diliyorsun. Sonra bazı yeni ışıklar görüyorsun. Sevişen bir çift olarak karşında duruyorlar, karınlarından ışık çıkıyor, onlara yaklaşırsan gelecekteki kendi olası hayatından bazı kesitler görüyorsun. Sana en mantıklı gelen hayatı seçiyorsun. 
Son olarak kendini bir rahimde buluyorsun.

Bir film izledim hayatım değişti türünden  film izledim demem gerekirse; sizlere Enter the Void'i önerebilirim. Önümüzdeki günlerde bir süre izlediğim filmler ve okuduğum kitaplardan paylaşımlar, alıntılar, ve çizdiğim satıraralarından anekdotlar paylaşmak istiyorum sizlere.  Malum önümüz kış ve havalar iyice soğudu, kapalı alanlarda sinemanın ve evde film keyfi yapmanın tadı başka olur diye düşünüyorum.  Hele ki patlamış mısırınızda varsa, ufaktan çayı da demlemiş en sevdiğiniz köşenize kurulmuşsanız film izleme seansları hepimiz  için başlamış durumdadır.
İster vurdulu kırdılı olsun, ister romantik duygusal, ister korku film kasmalı , istersenizde gülmeceli komikli, şakalı ne varsa, tabi benim oyum her zamanki gibi, ödüllü filmler serenomisinden yana,  ayrıca gizem korku, macera, uzaysal gerilim de neden olmasın.
Türklerin korku filmlerinden tırsdığımdan olsa gerek, ki bu konuda gerçekten çok başarılılar ben daha çok amerikan korku sinemasını gerilimini, tedirginliğini ve şaşırtan final sonuçlarını daha çok beğeniyorum. 

İzlemediğim film, okumadığım kitap kalmamıştır heralde diyerek, sizlere nacizane film önerilerimi yapmak isterim.  Bir süreliğine kitaplar ve sinema yazı serisinden devam edeceğimize göre, eminim paylaştıklarım,  iyi bir yol gösterici olacaktır sizlere, okuduğum kitaplarında çok ama çok işinize yarayacağını ufkunuzu iki kat açacağına , ve farklı yaşamları merak edip, farklı kararların peşinden gidip, hayatınızı da tamamen gözden geçireceğinize eminim. Şimdi efsunlu, gizemli, marjinal ve farklı filmimize dönecek  olursak yani  kış sezonu film açılışımızı gerçekleştirecek olursak, anlatacağım film, Tokyo'da küçük çaplı işler çeviren uyuşturucu satıcısı Oscar'ın etrafında ve onun hayat hikayesinden beslenerek şekillenip karşımıza geliyor. Başrol oyuncumuz, Oscar bir gece bir polis baskınında yakalanır ve vurulur. Hem de nasıl bir yakalanma, tam bir kovalamaca, heyecan ve sonu pis bir uvalette ölünle gerçekleşen kötü son. Fakat  film aslında  tam da burada bu küçücük dünyanın içinde başlıyor.  Kötü bir şekilde öldüğünü gördüğümüz Oscar’ın ruhu göğe  doğru yükseliyor, öncelikle etrafında olan bitenleri izleyen Oscar  ışıklar eşliğinde varoluşun diğer evrelerine geçerken kendi için bir beden buluyor  vedünyalar tatlısı kız kardeşi Linda'nın peşine düşüyor. Burada ki   amacı ise kızkardeşi  Lindayı kötü dünyanın kötü karakterli, ruhsuz insanlarından kurtarmak oluyor.  Başrol oyuncumuz  Oscar burada bir nevi kahraman rolüne bürünüp, kendi hayatında gerçekleştiremediği ve başına iş açtığı olayların aynısının kardeşine olmaması için elinden geleni yapma isteğiyle, kaybolmuş ruhunu ordan oraya savurarak, ve elinden hiç bir şeyin gelmediğini büyük bir üzüntü içinde görerek daha da beter bir acı içinde kavrulduğunu bizlere gösteriyor.

Çektiği her filmde kendisine has bir tarz barındıran Gaspar Noe, 2009 yapımı bu filmiyle de yine belli bir kitleyi kendine aşık edecek çizgisini korumayı başarmış. Her ne kadar izlenmesi zor bir film olup, Hollywood çizgisinden çok ama çok uzaklaşsa da sadece girişiyle bile izleyenleri kendine aşık edip, iki kardeşin Tokyo'daki hızlı hayatını anlattığı  film uyuşturucu maddesinin  insan zihninde nasıl yaşandığını, o sırada nasıl hissedildiğini fazlasıyla irdeleyip, seyirciye yani bizlere de aynı duyguyu fazlasıyla vermeyi başarıyor. 

 Belki de 30 dakikaya sığdırılacak filmi Noé ustalıkla işleyerek 161 dakikaya çıkarmayı başarmış.  Bu uzun süre zarfında kesinlikle sıkılmıyorsunuz.  Hatta fazlasından ziyade meraktan ekrana kitleniyorsunuz. Konuyu bir yana atarsak görsellik gerçekten çok  etkileyici. Yönetmen tribe gerçekten sokuyor insanın ruh dünyasını. 
 Kullanılan kamera hareketleri ve efektlere anlam vermeye çalışırken hayretimi gizleyemedim desem yalan olur. Ve belki de  ilk kez bir filmde ana karakteri sadece ensesinden görebiliyoruz. Ancak bu bize onun içinde bulunduğu dünyayı daha iyi girebilmemize yardımcı olmuş. Bu teknik daha da yaygın olarak kullanılacak gibi görünüyor. 
Film teknik olarak kesinlikle görülmesi gereken bir film. Işıklar, mekan kullanımları oldukça başarılı. Filmin Tokyo’da geçmesi filme apayrı bir büyü katmış. Kesinlikle böyle bir kurgu için Tokyo dört dörtlük bir seçim. Zaten Noé’nun yaptığı açıklamalara göre birçok sahne oynanmamış yaşanmış.
Filmde  hayatta olabilecek her şeye değinilmiş; küçük yaşta ailesini kaybeden çocukların yaşadıkları, striptizci olarak yaşayanların hayatları, uyuşturucu, seks, polis cinayetleri, evsiz yaşam, para, parasızlık, kaza sahneleri, ölümler, insanların yaşayabileceği tüm duygular kolaj edilmiş.
Film pek anlatılarak bitirilecek film değil. Süresi gözünüzü korkutmasın. Postmodernizmin tavan yaptığı bu filmde, bildiğimiz masum hikayeler dışında her şey anlatılmış bize. Tabi bir de şu nokta var… Kaderimizi yönlendirebileceğimiz.
Kesinlikle izlenmesi gereken bir film. Ancak uyarmalıyım bazılarını rahatsız edebilecek bir film. Pornografinin filmin sonlarına doğru biraz abartıldığını kabul etmem gerekir.
 Onun dışında, yıllarca zihnimden kazınmayacak bir çok sahne barındırıyor içinde. 
İzlemesi kolay bir film değil, eminim başlayıp yarısına gelmeden kapatan da çok olmuştur. Ama sizi farklı bir ruh haline sokabilmesi de bir başarıdır diye düşünüyorum. 
Önyargılarınızdan ayrılarak, astral seyahata çıkmış Oscarı izleyip, hayatın kıyısından neler yaşandığını izlemenizi öneriyorum dostlar. 
Sevgiler yine benden, saksıda koparılmamış rengarenk kasımpatılar hediyem olsun sizlere.

Kış Uykusu...

Nihal, ''Gitmedim, gidemedim'' Artık yaşlandım mı kafayı mı oynattım yoksa, başka bir adammı oldum. Nasıl istersen ...

Günün Resmi

Günün Resmi
Bir kedi lütfen:))