5.12.2018

# içimizdekişeytan # kuyucaklıyusuf

Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonnası

“Başın öne eğilmesin,

  Aldırma gönül, aldırma...”
“Halbuki şimdi her şey değişmişti.
 Bu kadının resmini gördüğüm andan beri geçen birkaç hafta içinde, ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyordum.
 Her günüm, her saatim, uyuduğum zamanlar bile dopdoluydu.
 Bana sadece yorgunluk veren uzuvlarımın değil, ruhumun da yaşamaya başladığını, içimde, haberim olmadan bekleşen üstü örtülü derin tarafların da birdenbire meydana çıkarak bana fevkalade cazip, kıymetli manzaralar arz ettiklerini görüyordum.

Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum.
 Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi.
 Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu…
 Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, ruhumuzla yaşamaya başlıyorduk.
 O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu.
 Bütün çekingenliklerim yok olmuştu.
 Bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek, bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf taraflarımla, en küçük bir noktayı bile saklamadan, çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyordum.
 Ona söyleyecek ne kadar çok şeylerim vardı… Bunların, bütün ömrümce konuşsam bitmeyeceğini sanıyordum.
 Çünkü bütün ömrümce susmuş, zihnimden geçen her şey için: “Adam sen de, söyleyip de ne olacak sanki?” demiştim.
 Eskiden her insan hakkında, hiçbir esasa dayanmadan, sırf mukavemet edilmez bir hissin, bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: “Bu beni anlamaz! “demişsem, bu sefer bu kadın için, gene hiçbir esasa dayanmadan, fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak: “İşte bu beni anlar!” diyordum…”

Sabahattin Ali’yi tanıdığım ve kitaplarını okuduğum andan itibaren  her zaman  çok sevip  çok merak etmişimdir ayrıca elem verici bir şekilde ölmesine de içten içe  çok üzülmüşümdür.  
 Fakat son zamanlarda öyle kuru kuru sevmekle olmayacağını düşünüp tekrar hem Kürk mantolu Madonnasını hemde otobiyografisini  yeniden okumaya giriştim. 

Kürk Mantolu Madonna'sı bende derin izler derin hassas duygular geliştirmiş ayrıca da insanlara ve hayata ilişkilere bakışımı değiştirmiştir. 
İyi bir kitabı tekrar okumak, hatta tekrar tekrar okumak çok öğretici olabiliyor bazen. 

Sabahattin Ali’yi Sabahattin Ali yapan asıl şey, gerçekliği, gerçek üstücülüğü

 O kadar sahici ki her şey, başladığınız anda  kitabın hemen içine girebiliyor  ilerleyen sayfalarda kahramanlarla akraba gibi  oluyorsunuz. 


Lakin Sabahattin Ali deyince aklımıza  ilk gelen şey  korkunç ve gizemli  bir şekilde öldürülmesidir.
Tamamen derin devlet meseleleri yani. 
Bir nevi günümüzde yaşanan basın özgürlüğü, fikir özgürlüğü, medya özgürlüğü.

Zaten devlet tarafından defalarca çaresizlik içinde bırakılan, zulüm edilen, hakketmediği baskılara ve hakaretlere uğrayan Sabahattin Ali’nin bir de işkenceyle öldürülmesi şu cennet vatanın güzel insanlar için nasıl cehenneme dönüşebildiğinin en büyük ispatıdır.
Bir insanın katledilişi bu kadar acı ve elem olamaz, bir cinayet bunca zaman ortaya çıkmadan nasıl yaşanır nasıl nefes alınır bu ülkede anlamıyorum.
Keşke yazarlığına, kitaplarına  ve ününe verdiğimiz özeni ölümüyle birlikte  bizleri merakta bırakan sırlara ifşa olan cinayet olayını çözmekte de gösterebilseydik.

Yakın bir zamanda Onur Saylak tarafından hayat hikayesi filme alınacak takipte kalıp izlerseniz sevinirim.  bakınız 

Güzel bir dünya hepimiz için  var olmuştur,  hep beraber yaşamak için, insanca onurumuz gururumuz kırılmadan dik durarak hayat mücadelesinde başarılı olmak için. 

Hayatı yaşanılır kılmak, nefesimizi sağlıklı almak, ve kendimizi daha iyi hissettiğimiz insanlarla bir arada olabilmek dileğiyle. 

Sevgiler dostlar sevgiler  hepinize.

ALİ ERTEKİNİN İFADESİ


Ünlü yazar, romancı Sabahattin Ali Bulgaristan’a kaçak yollardan geçmek isterken Deli Orman’da başını odunla ezerek acımasızca öldüren katil Ali Ertekin’in mahkemedeki dehşete düşüren acımasızlıkta ki ifadesi dönemin gazetelerinde yayımlanmıştı.

Ali Ertekin, acımasız olduğu kadar çelişkilerle dolu ifadesinde cinayeti milliyetçi hislerle işlediğini iddia etmekteydi. 
Açıklamalarında, cinayet sonrası bundan sonra üç, beş dakika kadar üzerime fenalık geldi.


2 Nisan’da geçen bu hadisenin ardından 16 Haziran 1948 günü Çoban Şükrü, Sabahattin Ali’nin çürümüş, tanınmayacak haldeki cesedini bulur.
 Yapılan incelemede iskelet haline gelen cesedin yüz kemiklerinin bazılarının eksik olduğu, kafa tasında çöküntü tespit edilerek cinayet üzerinde durulur. Soruşturma ilerleme kaydetmeden devam ederken İstanbul’da Bulgaristan’a adam kaçıran bir çeteye yönelik operasyonda yakalanan Ali Ertekin, Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf etmesiyle katil tespit edilir. Ertekin cinayet yerini gösterir , fakat  Sabahattin Ali’den çaldığı eşyaları ve kaybolan evrakları, bazıları bulunup kendisine gösterilmesine karşın inkar eder…

Çantasını alarak Şeytan dere istikametinden Kırklareli’ne hareket ettim.



  •  Geceyi ormanda geçirdim. 
  • Ertesi günü Kırklareli’ne geldim.
  •  Otobüse binerek İstanbul’a gittim.
  •  Çantayı Yenimahalle’de ormanda bir yere gömdüm.
  •  İyi bir iş yaptığıma kani idim.
  •  Bu hadiseyi bir mektupla Başbakan’a bildirmeyi düşündüm.
  •  Cesaret edemedim.”

  •  Bu hiç inandırıcı değildi çünkü Ali Ertekin,  kapısında savaş olduğu dönemde Türk ordusunun silahlarını çalıp satmaktan tutuklanıp, askerlikten atılan biriydi.
  • Cesedin 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulunmasından sonra, 28 Aralık 1948’de tutuklanan Ertekin, Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmıştır.
  • Yaptırımı 18-24 yıl olan adam öldürme suçundan, 15 Ekim 1950’de “milli hisleri tahrik” gerekçesiyle cezası indirilerek 4 yıla hüküm giymiştir.
     Sabahattin Ali’nin Kırklareli’de Milli Emniyet tarafından sorgulanırken işkence sonucu öldüğü ve Ertekin’in paravan olarak kullanıldığı yaygın kanaat olsa da kanıtlanamamıştır.

    Bakın şu işe ki Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; neticeyi öğrenince mahkeme başkanına utanmadan “sağolun” demiş, zaten birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalmıştır.

  • Cinayeti nasıl işledi!!
  • Elimde sopa vardı, ayağa kalktım gezinmeye başladım. 
  • Her geçen saniye asabımı bir kat daha sarsıyordu.
  •  Gözlerim kararır gibi oldu. 
  • İşte bu milli düşünce ile birdenbire irademi kaybederek elimdeki sopa ile kitap okumakta iken kafasının sol tarafından yüzüne şiddetle vurdum. 
  • Suratı, gözlükleri kan içinde kalmıştı, arkasından aynı yere şiddetle bir daha vurdum. Bu iki darbeden sonra Sabahattin Ali sağ tarafına doğru yere yıkıldı.
  •  Ağzından burnundan kanlar boşandı. 
  • Dikkat ettim hafif hafif nefes alıyordu.
  •  Bu defa üçüncü bir darbeyi ensesine vurunca nefesi tamamen kesildi.

  •  Ölmüştü.
  • HAYATI VE KİŞİLİĞİ HAKKINDA
    Sabahattin Ali, Edirne'nin Gümülcüne Sancağına bağlı Eğridere kazasında 25 Şubat 1907'de dünyaya gelmiştir.

    Babasının mesleğinden dolayı sürekli taşınan Sabahattin Ali, ilköğretimini ülkenin çeşitli yerlerinde tamamlamıştır. Edremit'te yaşadıkları süre boyunca, ailesiyle beraber Yunan işgalinden dolayı maddi-manevi zor zamanlar geçirmişler ve  sonrasında  Sabahattin Ali, Balıkesir Muallim Mektebi'ne parasız ve yatılı olarak başlamıştır.
    Bu senelerde yaşadıklarını kimi zaman şiir, kimi zaman da öykü ve denemeleri ile kaleme alan Sabahattin Ali, çeşitli gazete ve dergilere şiirlerini göndermiştir.

    Arkadaşları ile okul gazetesi çıkaran Sabahattin Ali için, bu senelerin önemi çok büyüktür.
     Zamanla okulun düzeninden sıkıldığını ifade edilen Sabahattin Ali'nin başından çeşitli olaylar geçiyor  ve bir olay sonrası okul yönetimi Sabahattin Ali'yi İstanbul'a naklettiriyor.
    1926 yılında İstanbul'daki okuluna yerleşen Sabahattin Ali'nin öğretmenlerinden biri Ali Canip Yöntem oluyor.
     Sabahattin Ali'deki cevheri fark eden Ali Canip Yöntem yardımıyla, şiirleri, öyküleri ve denemeleri pek çok önemli dergide yayımlanmaya başlıyor.
    Babasının hayatını kaybetmesinden sonra, aynı sene okuldan mezun olan Sabahattin Ali, Yozgat Merkez Cumhuriyet Okulu'na tayin edilmiştir.
     Ailesi, Yozgat'a yerleşen Sabahattin Ali, Nahit Hanım ismindeki bir arkadaşına yazığı mektupta, konuşacak ve dertleşecek insan bulamadığından bahsetmiştir.
    Nahit Hanım, Sabahattin Ali'nin İstanbul'dan tanıdığı ve Yozgat'ta iken sürekli mektuplaştığı birisidir.
     Sabahattin Ali bir zaman sonra Nahit Hanım'a aşık olur  fakat aşkına karşılık bulamaz.
    Yozgat'ta kaldığı dönemde Anadolu insanını gözlemleme fırsatı bulan Sabahattin Ali, ileriki dönemlerde bu gözlemlerini eserlerinde kullanmıştır.

    Almanya'da iki yıl eğitim aldıktan sonra Türkiye'ye geri dönen Sabahattin Ali, Konya'da öğretmenliğe devam etmiş ve 
     Bu senelerde Atatürk'ü hiciv ettiği iddiasıyla tutuklanmıştır.
     Bir süre mahpus kaldıktan sonra af vesilesiyle tahliye olmuştur.
    İleriki dönemlerde, yazdığı yazıları engellenen Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile siyasi mizah dergileri çıkarmaya başlamıştır.

    Birkaç yıl sonra Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yabancı dil eğitimi alması amacıyla yurt dışına gönderilen isimler arasındadır.
     1928-1930 yılları arasında yabancı dil eğitimini Almanya’daki bir dil fakültesinde almıştır. 
    Burada Ivan Turgenyev, Edgar Allan Poe, Thomas Mann gibi yazarların eserleriyle tanışmıştır.
     Sabahattin Ali’nin bu yazarlardan etkilendiği görülmektedir. 

    Daha sonra, Türk Ulusu’na hakaret eden koyu milliyetçi bir Alman gencini tartakladığı gerekçesiyle Almanya’daki eğitimi sonlandırılıp   Türkiye’ye geri  gönderilmiştir.

    Türkiye’ye döndükten sonra önce Bursa’da öğretmenlik yapmış  ardından Aydın’da bulunan bir okulda Almanca öğretmeni olarak çalışmıştır.

     Ali, Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle ve çeşitli politik suçlamalar nedeniyle tutuklanmış  ve Sinop Cezaevi’ne gönderilmiştir. 
    Suçlamaların yersiz olduğunu kanıtlarcasına Atatürk’e ithaf ettiği Benim Aşkım adlı şiirini ve başka bir amaçla da Esirler adlı tiyatro oyununu yazmıştır.
     Ayrıca ülkemizde çok sevilen şarkı “Aldırma Gönül”ü de Sinop Cezaevi’nde geçirdiği günlerde yazmıştır yazar.

    Eşi Aliye Hanım’la 1935 yılında evlenen ve 
     bu evlilikten Filiz Ali adında bir çocukları olmuştur.

    Sabahattin Ali, birçok kez askere alınmıştı. 
    Askere alınma sebeplerinden biri II. Dünya Savaşı seferberliğiydi ve ülkemizde hâlen çok satan Kürk Mantolu Madonna bakınız adlı meşhur eserini bu yıllarda askerdeyken yazmıştır. 

    Sabahattin Ali, son yıllarında ekonomik bunalım yaşıyordu ve tanıdıklarının yardımıyla bir kamyon edinerek nakliyecilik yapmaya başlar.
    1948’de üç ay hapisten sonra, işsiz kalıp, yazacak yer bulamayınca, baskılar da artınca uzaklaşmak istiyor güzelim ülkesinden...
     Baskılardan uzaklaşmak için yurt dışına gitmeye karar verir ancak kendisine pasaport verilmez.
     Derken Bulgaristan’a kaçmaya karar verir.

    Ayşe Sıtkı İlhan’a şu satırları yazar: 

    “Ve ben ruhumu dinlendirecek bir köşe aramak için dört tarafa koşup çırpınırken, günün birinde herkesten daha yorgun, herkesten daha perişan bir kenara yıkılıp kalacağım.

    Sabahattin Ali aşka aşık bir insandır ki hikayeleri, romanları aşk teması üzerine kuruludur çoğunlukla.


     Hatta Nazım Hikmet çok romantik olmakla eleştirir onu. “15-16 yaşımdan beri şöyle bir haftacık olsun aşık olmadan durduğunu  hatırlamıyorum” der aşk konusunda.





  • Sabahattin Ali, bir dönem evlenmek istediği Ayşe Sıtkı’ya, İki Gözüm Ayşe diye başlayan, çoğu cezaevlerinden yazılmış 67 mektup, şiirler ve öyküler gönderir. Bu mektuplarda biraz aşk, çokça dostluk var.
    “Sana son nasihatim: Senin için güzel, derin ve zevk verici bir şey olduğu, sana bir şeyler ilave ettiği müddetçe alabildiğine aşık ol! Hiç kimseyi dinleme, hiçbir akıllıca fikre kulak asma, kendini aşka tamamen ver. Fakat aşıklık sana üzüntü vermeye, seni şevkli çalıştırmaktan uzaklaştırmaya, hayatı sana manasız göstermeye başlarsa derhal vazgeç.”Sabahattin Ali dediğimiz zaman, edebi kişiliğini toplumcu gerçekçi bir düzleme oturtarak yaşamındaki deneyimlerini okuyucusuna yansıtan  ve kendisinden sonraki cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını etkileyen bir figür hâline gelen ünlü bir yazarın eserlerini buluruz karşımızda.
  •  Daha çok öykü türünde eserler verse de romanlarıyla ön plana çıkmıştır kendisi; romanlarında uzun tasvirlerle ele aldığı sevgi ve aşk temasını, zaman zaman siyasi tartışmalarına gönderme yapan anlatılarla zaman zaman da toplumsal aksaklıklara yönelttiği eleştirilerle desteklemiştir.

    POPÜLERLİĞİ

    Sabahattin Ali kitapları ve şiirleriyle  son yıllarda  büyük ilgi görmektedir. Yıllardır düşmediği çok satanlar listelerinde yerini koruyan en sevilen eseri Kürk Mantolu Madonna’nın yanına diğer kitapları Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan'da  eklenmiştir. 
    Bir çok dile çevrilen Kürk Mantolu Madonna, 2016 yılında İngilizceye çevrilerek bir dünya klasiği olma yolunda büyük bir adım atmıştır ve yediden yetmişe herkesin severek okuduğu bir kitap olarak başka kitaplarda ve filmlerde de adından bahsettirmiştir. 




    Kızı Filiz'in kendisi hakkında söylemleri



    “Babam Sabahattin Ali 1948 yılının karlı bir Şubat sabahı benim ve annemin birkaç poz fotoğrafını çektikten sonra Ankara’dan İstanbul’a doğru yola çıktı, ve bir daha geri dönmedi. Ölüm haberini neredeyse bir yıl sonra 1949 yılı Ocak ayında gazetecilerden aldık.
    “Başta her şey usulüne göre halledilmişti. Sabahattin Ali’yi “milli hisleri galeyana geldiğinden” öldürdüğünü iddia eden bir katil vardı ortada, babama ait olduğu söylenen fakat tanınmaz halde olan bir ceset de bulunmuştu.
     Ne var ki cesedi teşhis etmeye o zaman hayatta olan annesi ve eşi çağırılmadı. Böylece ceset esrarengiz bir şekilde kayboldu.
     Sabahattin Ali’ye ait bir defin belgesi bile yok. 
    Yani nereye gömüldüğü bilinmiyor.
     Olayın iç yüzü bugüne kadar gelmiş geçmiş bütün iktidarlar tarafından ısrarla aydınlatılmadı. 
    Sabahattin Ali 70 yıldır kayıptır.
    “Sabahattin Ali gibi tanınmış, sevilen bir yazarın hunharca öldürülmesinin yarattığı dehşet ve korku, toplumu suskunluğa sevk ederken öte yandan her türlü muhalefeti sindirmeyi vazife bilen karanlık güçlere de cesaret verdi.
     Her on yılda bir tekrarlanan askeri darbeler ile karanlık güçler denen aslında içimizden birileri, diğerlerini yok etmeye devam ettiler.
     Öldürülen gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, bilim insanlarının ardından toplumda gitgide derinleşen ve hiçbir biçimde tedavi edilemeyecek yaralar açıldı.
    “Yetmiş yıl sonra gelinen noktada toplum, toptan pasifize edilmiş, her türlü haksızlık, hukuksuzluk, cinayet ve dehşete kanıksamış durumdadır.
     Ne var ki güneşin her sabah doğması kadar doğal ve değişmez bir gerçek var evrende. 
     İnsan hafızası kaybolan, kaybedilen, yok edilen, yakılan, parçalanan değerlerimizi unutmaz. 
    Onlar, bu kayıp değerler hiç umulmadık bir yerde, umulmadık şekilde toplumun karşısına çıkar ve “susmaktan hiç utanmadınız mı?” diye sorar.”

    Nazım Hikmet ne diyor;

    Sabahattin Ali’nin katledilişinin 68. yılında, Nâzım Hikmet’in Sabahattin Ali için yazdığı yazıda dikkat çekicidir.  
    Sovyetler Birliği’ne karşı içinde derin bir aşk besliyor: Rusya’nın hakiki değerini öğrenebilmek için Türkçe ve Almanca pek çok eser okuyor.
     Marksist Leninist edebiyata ilgi gösteriyor ve bana sık sık komünist ülkedeki hayat hakkında sualler soruyordu. 
    Gorki ve Şolohof’u elinden düşürmüyordu.  Birbirimizi göremez olduk.
     Zira hapse atılmıştım.
     Bir müddet daha geçti.
    Sabahattin’in Mustafa Kemal’i ve rejimi hicveden şiirler yazdığı için Sinop’ta hapsedildiğini öğrendim.
     O tarihte Sinop hapishanesinde mühim bir komünist grubu vardı ve Sabahattin bunlarla dostluk kurmakta gecikmedi. 
    “İçimizdeki Şeytan” adlı kitabında faşist Türkçü ve Turancıları tahlil ediyordu. Eser muazzam bir gürültü kopardı.
     Faşist basın Sabahattin’in üzerine yüklendi.
     Bu sırada polisçe takip olunan bir komünistin eski mektep arkadaşı tarafından ele verilmesini tasvir eden ‘Düşmanlar’ isimli hikâyesi neşrolundu. Bu eserde Türk edebiyatında ilk defa  gizli Komünist Partisi pozitif bir şahsiyet olarak gözüküyordu.
    Ve böyle oldu Türk emniyeti, -aynı zamanda Titocular grubunda da vazifeli olan- bir memur vasıtasıyla Sabahattin’i bir ormanda katlettirdi.
     Eğer Sabahattin Ali yaşasaydı ve eserlerinin Rusçaya çevrilip Sovyetler Birliği’nde neşredildiğini görseydi kendini dünyanın en mesut adamı sayardı.
     Sovyetler Birliği’nin hakiki dostuydu çünkü gerçek bir vatanseverdi!

    Kürk Mantolu Madonna Satırları 1943

    “İnsanlar birbirini ne kadar iyi anlıyorlardı… Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. 
    Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. 
    Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçındığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?”

    Sayfa 52

    “O andaki hislerimi, bilhassa aradan bu kadar seneler geçtikten sonra, anlatmama imkan yok. Yalnız orada, kürk mantolu bir kadın portresinin önünde, mıhlanmış gibi durduğumu hatırlıyorum. 
    Resimleri seyredip geçenler, vücutlarıyla beni sağa sola itiyorlar, fakat ben olduğum yerden ayrılamıyordum.
     Bu portrede ne vardı?.. Bunu izah edemeyeceğimi biliyorum; yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade vardı. 
    Bu çehreyi veya benzerini hiçbir yerde, hiçbir zaman görmediğimi ilk andan itibaren bilmeme rağmen, onunla aramızda bir tanışıklık varmış gibi bir hisse kapıldım.
     Bu soluk yüz, bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözler; bu koyu kumral saçlar ve asıl, masumluk ile iradeyi, sonsuz bir melal ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. Onda Halit Ziya’nın Nihal’inden, Vecihi Bey’in Mehcure’sinden, Şövalye Büridan’ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra’dan, hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim, Muhammed’in annesi Amine Hatun’dan birer parça vardı.
     O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacıydı.”

    Sayfa 84

    “Artık Maria Puder, yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtaç olduğum bir insandı.
     Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?.. Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım.
     İnsanlardan kaçışım, içimden geçenlerin en küçük bir parçasını bile etrafıma sezdirmekten çekinişim bana sebepsiz ve manasız görünürdü.
     Zaman zaman beni saran hüzünlerin, hayat bıkkınlığının bir ruhi hastalık alameti olmasından korkardım. 
    Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
    Halbuki şimdi her şey değişmişti.
     Bu kadının resmini gördüğüm andan beri geçen birkaç hafta içinde, ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyordum. 
    Her günüm, her saatim, uyuduğum zamanlar bile dopdoluydu.
     Bana sadece yorgunluk veren uzuvlarımın değil, ruhumun da yaşamaya başladığını, içimde, haberim olmadan bekleşen üstü örtülü derin tarafların da birdenbire meydana çıkarak bana fevkalade cazip, kıymetli manzaralar arz ettiklerini görüyordum.
     Maria Puder bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti ve ben de onun, şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak, bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum.”

    Sayfa 95

    “Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu… 
    Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız?..
     Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? 
    Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? 
    Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim.”

    Sayfa 127

    “Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazan hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. 
    Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.”

    Sayfa 135

    “‘Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!’ dedi. “Bu eksik sana değil, bana ait… Bende inanmak noksanmış… Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum…
     Bunu şimdi anlıyorum.
     Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar…
     Ama şimdi inanıyorum… 
    Sen beni inandırdın…
     Seni seviyorum…
     Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum… 
    Seni istiyorum… 
    İçimde müthiş bir arzu var…
     Bir iyi olsam!..
     Ne zaman iyi olacağım acaba?..” 


    Sayfa 158

    “Asıl ‘ben’, otuz beş seneye yaklaşan ömrümde, ancak üç dört ay kadar yaşamış, sonra, benimle alakası olmayan manasız bir hüviyetin derinliklerine gömülüp kalmıştım.”

    Sayfa 159

    “On seneden beri belki boşuna herkesten kaçmışım, insanlara inanmamakta haksızlık etmişim.
     Aramış olsaydım, belki senin gibi birini bulabilirdim.
     Her şeyi o zaman öğrenmiş olsaydım, belki zamanla alışır, seni başkalarında bulmaya gayret ederdim. 
    Ama bundan sonra her şey bitti.
     Asıl büyük ve affedilmez haksızlığı sana karşı yaptıktan sonra, hiçbir şeyi düzeltmek istemiyorum. 
    Senin hakkında verdiğim yanlış bir hükme dayanarak bütün insanları suçlu tuttum; onlardan kaçtım.
     Bugün hakikati anlıyorum; fakat nefesimi ebedi bir yalnızlığa mahkum etmeye mecburum. Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim.
     İkinci defa oynayamam… 
    Artık benim için eskisinden beter bir hayat başlayacak.”


  • *Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik.
  • *Anadolu’da işsizliğin doğurduğu yegane iş dedikodudur.
  • *İstediğin kadar güzel resim yap… Anlayan, kıymetini bilen olmadıktan sonra…
    *Yerinde bir cevap, keskin bir nükte bütün hakikatlere bedeldi.
    *Fakat her şey geçer, her şey unutulur. Kendini bir felaketin içinde kaybetmenin mânâsı yoktur. İnsan birazcık da kalender olmalıdır!
    *İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum.
    *İnsanlara ne kadar muhtaç olursam, onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.
    *Ben senden vücutlarımızın değil kafalarımızın birleşmesini istiyorum.
    *Ve çok geçten daha kötüsü yoktur hayatta…
    *Halbuki en çok okuduğum bir kitabın, en çok okuduğum bir satırı bile bana bazen başka şeyler söyleyebilir…
    *Varlığı büyük boşlukları dolduracak mahiyette değildi; fakat yokluğu müthişti…
    *Bir ümidim yok. Bu sondu. Artık hiç bir şeyin değişmesine imkan yok, lüzum da yok.
    *“Ben böyleyim işte!” dedi. “Ben garip bir kadınım. Benimle ahbaplık etmek isterseniz birçok şeylere tahammüle mecbur kalacaksınız.
    *Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.
    *İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir.
    *Yalnız onun yanındayken içimi müthiş bir korku, onu kaybetmek korkusu sarardı.
    *Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir.
    *Ondan ayrılmanın bana güç geleceğini biliyordum. Fakat bunun bu kadar korkunç, bu kadar acı olacağını tasavvur edememiştim.
    *Benim hayatta sizin kadar tecrübem yok. Pek az insanla tanıştım ve daima kendime yaşadım.
    *Sonra bu garip ağaçlar bana daima hasretini çektiğim uzak memleketleri hatırlatır…
    *İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer… Ne olursa olsun…
    *Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi? 
    *Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz.
    *Bir müddet sustuk… Kafamın içinde ona söylenecek uçsuz bucaksız şeyler bulunduğunu hissediyordum, senelerce söylense bitmeyecek şeyler… Fakat hiçbiri şu anda aklıma gelmiyordu.
    *Kitaplar yeni tanıdıklarına karşı çok ketum olurlar.Bir kere de onlarla laubali oldunuz mu size malik oldukları her şeyi verirler ve onlar bizim isteyebileceğimiz her şeye fazlasıyla maliktirler.
    *Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
    *İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.
  • Eşi Aliye’ye nişanlıyken yazdığı mektupta şöyle diyor:
  • “Mektubunu aldım. 
  • ‘Ben fena kız değilim, senin meyus olmayıp saadetin için hayatımı şimdi fedaya hazırım!’ diyorsun.
  •  Aliye, bana böyle şeyler yazma… Sonra ben sana deli gibi aşık olurum.
  •  Senin ne iyi kız olduğunu biliyorum. Muhakkak ki hayatımda yaptığım ve yapabileceğim en iyi iş seninle hayatımı birleştirmek oldu.
  •  Bundan sonra ne diye kederli ve üzüntülü şeyler yazalım…Mektubundaki ‘Beni istediğim kadar sevmezsen ölürüm!’ cümlesini belki elli defa okudum.
  •  Ah Aliye, seni isteyebileceğinden çok seveceğim. Benim nasıl sevebileceğimi göreceksin.
  • “Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım.
    Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır.
    Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti gözlerin önüne kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. 
    Halbuki Muazzez’e karşı olan hisleri büsbütün başkaydı. Onu hariçte bir mevcut, yabancı ve başka bir insan olarak düşünmüyor; kendisinin bir parçası, kolu, gözü ve yüreği olarak tasavvur ediyordu. Burada beğenmek veya beğenmemek, sevmek veya sevmemek, hayran olmak veya küçük görmek bahis mevzu olamazdı.”
  •  Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir.
  •  On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır? Bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kuşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil midir?

  • İsa Çelik şöyle diyor:
    “Sabahattin Ali’nin çektiği yüzlerce 6×6 cm ve 6×9 cm siyah beyaz filim yığıldı önüme. Kimisi yer yer sararmış, bozulmaya yüz tutmuş, birçoğu birbirine yapışmıştı.
  •  Bunları yıkayıp, temizleyip, poşetleyip klase edilmiş halde geri verdim.
  •  Bir de öğrendim ki bu fotoğraflardan kimileri ödüller de kazanmış.
  •  Bilindiği gibi 1930’lardan kapanmasına kadar Halkevleri’nde fotoğraf etkinlikleri de olmuştur. Bu etkinlikler kapsamında yapılan yarışmalarda derecelere giren fotoğraflarına bakıyorum Sabahattin Ali’nin.
  •  Bugün bile pek çok kimseye parmak ısırtacak denli işi ciddiye alan bir fotoğraf amatörü, bir fotoğraf tutkunuymuş.
  •  İşte, kamyon, Moda’da, arkada yelkenliler, önde Eşi Aliye Hanım, plajda şapkalı Filiz, köye dönen sürü, kavaklı yol, Fırat kıyısında kelek çeken köylüler, elinde bakraç, düşünen köylü kadın, eski köprü, hamur açan köylü kadın ve başkaları…”

  • Ben olsam;

  • Cinayeti işleyenleri bulmak için elimden geleni yapardım, ki eminim ailesi bunun için çok çabalamıştır. 
  • Ülkemizin büyük bir ayıbı olarak gördüğüm bu konu hakkında Sabahattin Ali için tören düzenletir, sevenleri ve ziyaretçileri için a anıt mezar yaptırır ve adına müze açtırırdım. 

  • Yaptığım bu cehennemi koşuda her karşılaştım ile gülerek konuşacağım, şimdiye kadar benim kaşımı çattığımı gören yoktur, beni gözü yaşlı gören yoktur, bundan sonra da olmayacaktır. Beni kim hatırlasa gülümseyecektir. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da sevdiklerim arasında hayattan korkan, yeis içinde olanlar bulunursa onlara elimden geldiği kadar teselli ve cesaret vereceğim, onları felaketime karşı gülmeye sevk edeceğim ve hiç kimse benim dünyada en çok gözyaşı dökenlerden, cesaret ve neşesi en az olanlardan biri olduğumu tahmin edemeyecektir.”

  • Surların üstünde büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. Uçsuz bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden bir tek teselliyi, unutmayı alırlardı.”
  • “Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin? diyorlar. Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan, bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden, cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden, doktor bulamayanlardan, hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu? 
    Hiç olmaz olur mu? Arayıp, bulup görmek lazım. Bunun için de kenarı köşeyi araştırmak istemez. Her şey apaçık ortada, göz önünde. Sade güler yüzlü, bahtiyar insanlar değil, bahtiyar köpekler bile var. Ben de karar verdim, bu sefer açlıktan, ızdıraptan, nefretten değil… Rahattan, tokluktan, sevgiden bahsedeceğim.
    Ah, ben hayvanları çok severim. Bütün canlı mahlukları, hayatı, güzelliği, saadeti severim. Bahtiyar bir köpek bile benim içimi sevinçle dolduruyor. Ben karanlık şeylerden bahsetmek için dünyaya gelmemişim. İçim tatlı, sıcak, neşeli şeyler anlatmak isteğiyle yanıyor. Hele cümle alem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım!” (Sırça Köşk kitabından, Bahtiyar Köpek, 1947)
  • EDEBİYATÇI KİMLİĞİ

  • Sabahattin Ali'ye  Türk dili ve edebiyatı kitabına da  alınmadı  çünkü programda yoktu.
    Ancak Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı ile ilgili bilgi sayfalarında ismi geçebilirdi; özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’nı elinde bulunduran “sol hükûmetler” zamanında Türkçe ders kitaplarına Serbest Okuma Parçası olarak bir metni alınabilirdi ve kimse de bir şey diyemezdi. 
    Bir hakkı teslim etmek bakımından burada hatırlatmalıyız ki Sabahattin Ali’yi gündemde tutan ve ona zihinlerde bir yer açan etkinlik, müzikten gelmiştir.
     Şairliği zayıf bulunsa da müzisyenler Sabahattin Ali’den seçerek besteledikleri ve etkileyici sesleri ile havalandırdıkları “Benim meskenim dağlardır”, “Leylim Ley” ve “Aldırma Gönül” olarak bilinen şarkılarla ona hayat vermişlerdir.

































    “Odamda beni kitaplarım bekler. Bu yegane tesellidir.

    eşyasını ayrı ayrı ve gayet iyi tanıdığım bu odada yalnız onlar
    her zaman için yeni bir koku taşırlar. Her zaman söyleyecek 
    birçok lafları vardır. Mesela, masanın kenarındaki ucu kırık
    mermer tütün tablasını belki yüz defa üstten, alttan, sağdan,
    soldan tetkik etmiş, elime alarak saatlerce kırık yerdeki ince damarları
    ve pürüzleri seyretmişimdir. O, bana artık kendi sesim
    kadar bildiktir. Halbuki en çok okuduğum bir kitabın en çok
    okuduğum bir satırı bile bana bazan başka şeyler söyleyebilir.
    Yalnız onların böyle en mahrem taraflarını bile görebilmek için
    uzun bir beraberlik lazımdır. Kitaplar yeni tanıdıklarına karşı
    çok ketum olurlar. Bir kere de onlarla laubali oldunuz mu size
    malik oldukları her şeyi verirler ve onlar bizim isteyebileceğimiz
    her şeye fazlasıyla maliktirler. Kitapları bir kadın gibi sevenler,
    yalnız bekar odalarının azabını daha az duyarlar. Ellerinde
    bir kitapla beraber yattıkları, baş uçlarındaki lambayı yaktıkları
    zaman, bahtiyar bir evlilik hayatının daima tekrar edilen
    saadetini hissederler: Kitaplarla zifafa girmesini bilen adam,
    beşerliğinden kurtulmaya başlamıştır. Ve biz daima, daima beşeriz.


    Göklerde kartal gibiydim.
    Kanatlarımdan vuruldum;
    Mor çiçekli dal gibiydim,
    Bahar vaktinde kırıldım.


    Bereket versin, Anadolu’nun bu yalnız kendisine mahsus dertleri yanında bunların gene yalnız kendisine mahsus çareleri vardır. Bunlardan en birincisi “rakı”dır.




  • Yorum Gönder

    TUTKULU ŞAİR SYLVİA PLATH

    “Sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum.” – Benim hayatı mın amacı ne ve onunla ne halt edeceğim? Bilmiyorum ve...

    Günün Resmi

    Günün Resmi
    Camille Claudel