13.07.2017

Secdus ve Başarı

Temmuz 13, 2017 0 Comments

''Akılsız adam taş gibi; suya düşerse batar. 
Saf yürekli adam şeker gibi;
Suya düşerse erir.
Bilge kişi yağ gibi;
Suya düşerse yüzer.''

Merhabalar yeniden yine ben, hep ben👱👯😺😺😺 sizler benden sıkılana kadar hayatınızın bir köşesine yerleşip kulaklarınıza  kalbinize Tülin, Tülin diye seslenen ben😻
Hep yazmak, okumak,araştırmak, izlemek ,incelemek ,öğrenmek   istiyorum. 
(içimde öğrenme oburu, öğrenme aşkı canavarım la iki oda bir salon  yaşıyorum:)
Aradığım şeyleri, ihtiyacım olan , işime yarayacak , para kazandıracak , eski ile yeninin , geri kalmış ile modernin birleşiminden doğmuş güzellikleri nereden nasıl bulurum? nasıl ulaşırım? daha ucuzu, daha kalitelisi, daha güzeli daha farklısı var mıdır? Yedi cüce ve prenses'deki  cadının ayna ile konuşmasına döndü benim bu konuşmalarım aynen:)   
İlk önce,  iş kariyerime reklam ve bilişim sektöründe başladım, bunu takip eden süreç halkla ilişkiler, müşteri temsilcisi,saha danışmanı derken farklı sektörlerde şansımı denemek istedim. 
Öncelik sağlık sektörü, devamında enerji, inşaat ve son olarak da tekstil sektöründe gemiyi limana bağlamaya karar verdim. 
 İş kıyafetleri, KKD grubu, Alev almaz kıyafetler, İş Emniyet Ayakakbıları'ında uzmanlaşıp bunları doğru firmalara, doğru kullanım alanlarına uygun satabilmek çok keyifliydi benim için.
  Sektör içinde  pişmek,  yanmak, hamlıktan çıkmak, daha da  uzman olmanız  içinse bu işe  yıllarınızı veriyor olmanız gerekiyor.

Kurumsallaşmak, kurumsalın dilinden  halinden anlamak öyle çok da kolay değil gerçekten. 
İş konusunda tecrübe sahibi oldukça, kurumsal firmalar, şirketler, satınalmacılarla haşır neşir olup , portföyünüzü genişlettiğiniz  anlamda siz de ister istemez  tecrübeli, yetkin, iş bitirici oluyorsunuz. 
 Aman ha sakın ola ki  başarının  şansla geldiğini sanmayın;  tam tersi acıyla, yoğun mesai saatleriyle, iş güzarlıkla, işe düşkünlükle, eşinizi dostunuzu bu bitmek bilmez kariyer maceralarınızı ve umut verici projelerinizle bayıltmanızla, bir değil bir kaç kişilerin beynini yakmanız geç saatlere kadar çalışmanın, havayı koklamanın, işi kotarmanın verdiği mutlulukla geliyor.   

 Kafamızın en karışık durumlarda şaşkın kaldığı, kalbimizin neyi yapıp neyi yapmamanız gerekenler konusunda çoktan doğru kararları alabilecek yaşları geçtiğimizi bilerek,uzun zamandır uğraştığımız biricik, birtanecik, sevgili Madame Savon Türkiye'mizi  hayata geçirmeye karar veriyoruz yeniden:)) 
 İş bilenin kılıç kuşanın diyerek veriyoruz kendimizi işin akışına..
 Kurumsal pazarlamayı çok seviyorum gerçekten.
 Bambaşka bir tadı, lezzeti var var bu işin.  Keyifli, eğlenceli, yeni insanları yeni şirketleri, bilmediğiniz bir sürü yeni konuları,ardı arkasına gelen projeleri dinliyor ve kendinizi işinizle  beraber motive ediyorsunuz resmen. 
 Hala bir çok şirket, nasıl pazarlamacı nasıl çalıştırılır? nasıl motive edilir? pazarlamacıya nasıl hedefler verilir, bir pazarlamacının elini güçlendirecek şeyler nelerdir? diye düşünedursun, vizyonunu iyi belirleyen, vizyon ve misyon sahibi, yenilikçi,  elemanın önünü açan şirketler daha çok kazanırken,
 Yukarıda yazdığım soruların cevabını  bulamayıp, bu ay  elemanın maaşından nasıl kesinti yaparım, nasıl şirketi artıya geçiririm diyenlere geçmiş olsun. 

Bu sözüm o şirketlere, hiç bir zaman başarılı olamazsınız bir yerde mazlum gözyaşı dökerken, şahane villanız da nefes alamazsınız, işiniz gücünüz de rast gitmez zaten,edilen dualar, şükürler de işin içine girmeyince  yandınız külliyen.
Zaman,  gelenekçiliği atmamızı istemez ama, gelenek ve yeniliği harmanlamak   bize  daha fazla  alan açar, pazar yaratır. 
  
Bu işi doğru yapmak adına, satışın çok yönlülüğünü iyi bilmek gerek; kurumsal satış'ta iki türlü satış vardır. 
Ezbere dayalı satış, birde sattığınız ürünü çok iyi tanıyor olmanız,  tüm ince detaylarını, avantajlarını, piyasa şartlarını,  muadil fiyatlarını biliyor olduğunuz satış. 
Sattığınız ürünü çok iyi tanımanız gerekiyor, eğrisi doğrusu, eksisi ve artısıyla, içini dışını görmeniz, mümkünse ürünü bizzat kullanmanız, hangi atölyede  hangi üretim aşamalarından geçtiğini görmeniz gerekiyor. 
  
Her ne iş yapıyorsak yapalım büyük ve küçük diye ayırmıyorum, iş  mekanizmasının haritasını çıkarıp, incelikleri içinde boğulduğumuz  ve  detaylarını karşı tarafa iyi bir şekilde prezante ettiğimiz şeydir  asıl bizi başarıya taşıyan ..
Demem o ki; çalıştığım her firmada, sevgiyle özveriyle çalıştım ben, hiç bir şey bilmiyor mantığıyla, her şeyi yeniden öğreniyormuş gibi, gördüklerimi de ikiye katlayarak çalıştım hep. 

 Kimileri kalbinizle değil mantığınızla çalışın der; ben her ikisini de ortaya koymaktan çekinmedim. 

Bir desturum vardır, hak etmediğim hiçbir parayı almam, almak da istemem. 
Bir diğer husus iş hayatınızdaki olumsuz seslere kulak asmamak, sonuç odaklı olmak, ve sebatkar sabırlı bir birey olarak ,iş disiplinin yakalayıp , iç disiplinde aranan eleman olmak.
 Birde  bunun üstüne,  doğru yerde doğru kurumdaysanız,  bu anlattıklarımın hepsi kariyerinizin  zirvesinde   sizin için büyük bir  nokta atışı yapar.
Peki biz  bu işi nasıl yapıyoruz  detaylar nelerdir? önce neler yapmak gerekirse diye soracak olursanız, onu ayrı bir başlık altında '' pazarlama'da nasıl başarılı olunur? pazarlamada başarının anahtarları nelerdir? '' yazımda detaylı anlatmak isterim.   
Yeni mezun olmuş, yeni işe başlamış , pazarlama da dikiş tutturmaya çalışan  belki de kurumsal küçük  ölçekli firmaların eminim verdiğim bu amatör, profesyonel nacizane bilgiler çok ama çok  işine yarayacaktır.  

İşimizi icra ettiğimiz bu yolculukta, bol sabır, bol emek, bol hareket, bol iletişim, bol ısrar ama yerinde ısrar gerekmektedir.  İş hayatında hiç bir şey kolay değil kolay da olmayacaktır. 

Ekmek aslanın midesinde değil,  midesinin duvarına yapışmıştır. 
 oradan söküp çıkaracak tek kişi kendiniz, kendi irade gücünüz, isteme gücünüz, severek yapma , fark yaratma gücümüzdedir. 
Fark yaratamadığınız, renkli ve samimi olmadığınız, doğru bilgi doğru hakkaniyet geliştirmediğiniz sürece, ne bu alanda ne de başka bir alanda başarılı olmanız söz konusu bile değildir. 
Başarının altın hikayeleriyle çerçevelendiğim, işgüzar olduğum bu günlerde, okuma aşkımın, gezme ve keşif aşkımın tavan yaptığı zamanların içindeyim.

Bir gün kendi ofisimi açarım diye hayaller kuran  ben , tesadüf eseri keşfettiğim , kıyıda köşede  bilgilerini sakladığım, sahibine ayrı, mekanına ayrı, münhasır şahsına ayrı bayıldığım, hayallerimdeki yerle örtüşen bu mekanı yani Secdus'u anlatmak istiyorum sizlere. bakınız

Kadıköy'de söğütlü çeşme cami sokak arasında, sanki Londra da açılmış bir dükkan havasındaki bu yer, içeri girdiğinizde yerini masal dünyasına bırakıyor.
  Dışarıdan içerideki her şeyin şahane olduğunu gösteren işaretleri yakalamamak mümkün değil, kapı üzerinde kitap okuyan bir kızın fotoğraf  baskısından da pekala durumu hemence kavrayabiliyorsunuz. 
İçeride neler olduğunu tabiki de yazmak istiyorum.
 Fakat benim dikkatimi çeken mekanın kendi içinde yarattığı kurumsal vaziyet. 
Aynen gözlemlediğim durumu aktarmak isterim; 

* Dükkan öncelikle, üç bölüme ayrılmış, giriş bölümü showroom, kahve içip dostlarınızla sohbet edebileceğiniz , ürünlerin sergilendiği, misafirlerin ağırlandığı odak noktası mekan.
*Merkezi iki'ye bölen, arka kısımda işin  toptan ve parekende asıl  satış ve pazarlamanın yapıldığı yer, bu yerde Tele marketin, E-ticaret, Reklam ve Promosyon, yeni ürün araştırma, sosyal medya uzmanlığına kadar ne ararsanız var. 
*Son bölüm üst kat, bu bölümde de kalabalık gelen gruplar için, hem misafir edilecek ağırlanacak, hemde mini Workshopların yapılabileceği ayrı bir bölüm hazırlanmış. 

Demem o ki sevgili dostlar,  Secdus'a  ailesinden kalan bu mekan yeri ve konumu itibarı ile zaten şahane bir yere oturmuş  vallahi gözüm yok inanın çok seviyorum maşallah:)))
 Keyifle gidiyorum, keyifle alışveriş yapıyorum.
 Takdir ediyorum.
  Mutlaka sizler de gidin istiyorum. 
Fakat  benim anlatmak istediğim burada yapılan, tasarlanan ürünler için inanmaz bir kafa patlatıldığı, önem verildiği, işini fazlasıyla sevdiği belli oluyor mekan sahibinin, her ürün için okunan kitaplar, araştırma yapılan üretici firmalar, renk kombinasyonları, arge çalışmaları, neyin sevilip neyin sevilmeyeceği, marka olma yolunda ilerleme ve çizgisinden asla taviz vermeden bunu yapabilme gücü, herkes  bardak baskı yapabilir , herkes renkli  tabak satabilir   ama herkes zevk sahibi olup, vizyoner kişiliğe bürünemez. 

Secdus'un başarısı, vizyoner ve yenilikçi olmasından, aynı zamanda ananevi geleneklerinden kopmamasından kaynaklanıyor.
 Gözümden kaçmayan, açıkçası çok da hoşuma giden bu mekana özellikle  Kadıköy'e her gittiğimde dostlarımı bir müze gezdirir gibi götürüp gezdirmem hep bu yüzdendir. 
Her ne iş başarmak istiyorsak, yakınımızda bulunana izleri takip etmek yeterli ,yeter ki algılarımız, algıda ki seçiciliğimiz ön planda olsun, bırakın Amerikayı yeniden keşfetmeyi, kaliteyi uzaklarda aramayın, kalite hep yanınızda yeter ki hep birlikte   görmek isteyelim.

veda tadında 
İzler yanı başımızda, yol haritaları ve tabelalar avucumuzda, sıkı tutarak, feneri biraz daha ileriye, çalıları geçip dağ manzarasının  bulunduğu noktaya tutarak yol almanız dileğiyle...
Sevgiyle kalın, saadet hep sevdiklerinizin  yollarıyla  kesişsin...




























Secdus Adres: Zeynel Sok. No: 14/A Söğütlüçeşme, Kadıköy / İstanbul

11.07.2017

Amadeus Mozart

Temmuz 11, 2017 0 Comments

''İnsanlar sanatımın bana çok kolay bir biçimde geldiğini düşünerek büyük hata ediyorlar. Hiç kimse besteciliğe benim kadar zamanını ve düşüncelerini adamamıştır. 
Geçmişten şimdiye kadar yaşamış hiç bir büyük besteci olmasın ki,  onun eserlerini defalarca çalışmış olmayayım.''

Herkese merhabalar, hoşgeldiniz. 
Öncelikle sayfamı takip eden, yazdıklarımı  okuma inceliği gösterip güzel yorumlar yapıp beğenen ve takip eden tüm arkadaşlarıma ve herkese çok teşekkür ediyorum. 
Yazdıklarımı  gün be gün yenilemek, tazelemek ve her okuduğunuzda içinizin daha çok açılması, heyecanla karışık  merak etmeniz, ve daha çok  keyif almanız için devamlı yenilemeye çalışıyorum.
  Her zaman yazmak hoşuma gitti, daha önce de iki kitap deneyimim, aynı zamanda çocukluğumdan beri günlük tutma alışkanlığım var, gündemle ilgili yazılar yazmak, özlü sözler kavanozu oluşturmak bende her zaman sevdiğim şeydi.
  Yeni açtığım başlıklardan da anlayacağınız üzre, bir yandan gezilerimize tam gaz hız verirken, aynı orantıda da  evrensel sanata, dünya müziklerine, okunmuş veya yeniden okunacak tüm güzel kitaplara start vermek istedim.
 Özellikle farklı tadlar denemeyi keşfetmeyi seven benim gibi mutfak canavarıysanız aynı frekansta buluşmamız an meselesi. 
  Her başlık kendi içinde birbirinden çok farklı bilgiler aktaracak sizlere, elinizin altında bir nevi başucu kitabı, yaşam koçu niteliğinde ekstrem destek kıtası.
 Bu hafta  olabildiğince izleyip etkisinden kaldığım ve okuyarak çok keyif aldığım sürekli anekdotları not aldığım,  çok severek başucu kitabı yaptığım  yazarların o çok sevdiğim kitaplarını tanıtmak istiyorum  hiç merak etmeyin, her daim değişikliği seven ben, sizleri fazla sıkmadan , boğmadan çaktırmadan, hap  hup diye yapacağım bu işlemi, bir nevi bayıltmadan narkoz serenomisinde:))  
Evrensel tarihin zengin geçmişine baktığımızda, kimler gelip, kimler geçmedi ki şu yeryüzü denen cennetin üzerinden, dahiler, ünlüler, başarılı kişiler, evrensel mottosunu yaşayanlar, büyük adamlar , hem bizim toprakların hemde uzak diyarların topraklarında bir zamanlar yaşamış ulvi kişiler, örnek vermek gerekirse,  Kanuni sultan Süleyman, Mevlana Atatürk, Mozart, Nazım Hikmet, Barış Manço , Zeki Müren, Kayahan, Nikola tesla, Steve joobs, Einstein, Tarkovsky,  Rodin, Sylvia plath, Camille claudel, Frida kahlo, Füreyya, Uzay Heparı, İrfan Olga, Gandi, MalcomX, Emy Winehouse, Freedie Mercury , And Warhol, Sakıp Sabancı gibi,  benim izlediğim, gözlediğim hümanist ve akılcı yaklaşımlarıyla örnek aldığım, şimdi aklıma gelmeyen bir sürü başarılı güzel insan. Bu insanlar hayatlarının baharında, en güzel en verimli çağlarında, daha yapacak çok işleri olduğunu düşündükleri zamanda yaşama yenik düşerek.  
Ölüm meleği kulaklarına seslenip elem bir şekilde  bizi onlardan ayırarak,  dünyanın  en güzel şarkılarını, en güzel manifestolarını, en güzel  ideolojilerini, en güzel seslerini, kalbimize dokunan  varlıklarıyla, ruhani güçleriyle  bizleri  yarı karanlıkta bırakıp   bu dünyayı terki diyar etmişlerdir. 
Bedenen yok olmak, ama ruhen hala buralarda olduklarını bilmek, başarılarıyla, üstün zekalarıyla, dahiyane parlak fikirleriyle,  şahane pırıltılarıyla hala içimizde bir yerlerde yaşıyor olduklarını bilmek. 
Aynı zamanda da ilkeleriyle  günümüzü aydınlatan bu kişileri özlemek, bambaşka bir şey, adı konulamayan, sevmeye dair sevmekten öte  bir şey, bize yaşatmış ve hissettirmiş oldukları duyguları kanımızda, damarlarımızda, ürperen tüylerimizde, iliklerimizde hissetmek inanılmaz.

Bu yazım da başrol adamımız Amedeus Mozart onu  ilk dinlediğim zaman, lisedeydim tabi çok üstünde durmadığım ama notalarından keyif aldığım öylesine dinlediğim, müzik zevkimin çok da gelişmediği seçici olmadığım  bir dönemdi benimkisi, çocukluk dönemidir bu, her Türk genci gibi klasik den  hallice tamda  klasik  müziğin ta kendisiydi  bizim için, müzik öğretmenimiz  ruhumuzu okşayan o  müzikleri bir ders boyunca açıp dinletirdi bizlere, kimi dinlediğimi kim olduklarını  bilmezdim bile, fakat yıllar sonra müzik notalarını duyunca Mozart, Beethoven, Bahc olduklarını ,müzik dehaları olduklarını bizde her şeyin layloylom olmasına rağmen tüm dünyanın ayakta alkışladığı bu adamların kim olduklarını o vakit anladım.

 Okul dönemimde, biraz suskun sessiz ve hüzünlü bir öğrenci olmam sebebiyle, şimdi arkadaşlarım eminim bu yorumlarıma çok ama çok güleceklerdir. 
Çünkü girdiğim her ortamda neşe ve kahkalarımızın çınladığı bir an bile geçmez:))   İçime dokunan, dünyayı daha çok sevmeme neden olan   bu büyülü notaları dinlerdim, keyif alırdım, güneşin sımsıcak içimizi  ısıttığı ,parlak taneleriyle yüzümüzü aydınlattığı  rengarenk ışık oyunlarıyla  birlikte camdan dışarıyı seyrederek ne hayaller , ne uzaysal yaşamlar kurardım bir bilseniz.
Hala da bu hayallerime inanırım, bir gün bir uzay gemisi gelecek ve beni bu dünyadan alıp uzak çok uzak diyarlara götürecek bundan adım gibi eminim. 
 Bugün bile gözümün önünde, aklımdadır oturduğum sıranın yeri, cam kenarındaki  kocaman nar ağaçlarının meyveleri camdan içeri giriyor, yemyeşil dallarıyla bizleri ve  müzik öğretmenizi selamlıyordu, keza aynı dönem içinde, dört sene  Oğuz hocadan aldığımız kara kalem dersi de bu yönde her zaman  keyifle geçerdi.
 Okul hayatı  veya aldığım herhangi bir seminer, kurs yeni bir öğreti yeni bir bilgi,  benim için   her zaman ilginç ve yeni bir deneyim  olmuştur benim gözümde, bugün yeniden okuma şansım olsa yine gider okur, bilimin teknolojinin felsefe ve sanatın bir çok dallarının güzel öğretilerinin  geçtiği bu yollardan bıkmadan uslanmadan  yine geçerdim.   
Okula dair hatırladığım , ne matematik, ne fen, ne kimya nede başka şey, tek hatırladığım, sınıfın  duvarlarında yankılanan Mozartın sesi, kara kalem  öğrenmek için verdiğim çabalama, Tarih  öğretmeniz Vahdettin hocamızın  gür ve yankılanan güzel sesi, tarihi ezberle değil, kendi öğretileriyle bizlere anlatışı, bir dersten kredili sistem olması nedeniyle coğrafyadan kalıp bir yaz boyu güzel ülkemin tüm dağ ova göllerini ezberliyor olduğum, erkeklerin askerlik anılarının bitmediği gibi, biz bayanlarında okul ve diğer maceraları bitmez, konu derin, çok dağılmadan direk olaya girmek galiba. 
Mozart'ı yıllar sonra hayat hikayesinin anlatıldığı bu filmde daha iyi anladım desem doğrudur. Hayat akıp giderken  önemli kişilerin  geçmişte neler yaptığına bakmak ve örnek almak lazım.
 Nasıl olmuş da kendisini bunca yıl hiç incelememişim, acaba gözden kaçırdığım başka kimler var, bence tüm başarılı insanların otobiyografileri okunmalı, gerekirse de hayat hikayeleri başarıları  gerçek yaşam öykülerinden derlenen filmlerle desteklenmeli.
Mozart döneminin en iyi sanatçılarından biri. 35 yıllık ömrüne, 626 eser sığdırmış, çok ama çok başarılı olmuş iyi bir müzisyen, müzik dehası, daha küçük yaşlarda piyano çalan Mozart, her zaman müzik eğitimine durmadan uslanmadan devam etmiş, ömrü ünlü sanatçı ve bestecilerle bir arada geçmiş, çocukken bile Bahc ile tanışmış.
  Hayat hikayesinin anlatıldığı Wolfang Amedeus mozartın hayat hikayesini anlatıldığı filmi yıllar sonra izleyince,  uzun bir süre başka bir müzik dinleyemedim.
 Evde, işte, her nerede ne yapıyorsam kulağımda  hep onun o güzel notaları,acı ve  hüznü ve coşku ve heyecanı oldu. 
 Nedense hep böyle hissediyorum sevdiğim şeyleri izledikten sonra, o kişiyi kendime yakın bulmak, aynı duyguları hissettiğimize inanmak, ortak bir nokta keşfetmek , ve aynı dili konuşmak çok önemli benim için. 
 Bütün büyük dehalar hayatlarının  en verimli zamanında hayattan çalınıp  yok edilmişler.  Beyinlerinin  fazla çalışması, fazla yorgunluk mu?   fazla  efor sarf etmekten mi bilemiyorum. 
Bildiğim bu  güzel insanların  bizleri kendilerine alıştırıp daha sonra da istemeden de olsa terk etmek zorunda kalmaları.

Mozart, Türklerin Avrupada sık sık ünlenip adlarından söz ettirdikleri bu dönemde  bizim kültürümüzden, müziğimizden, örf ve adetlerimizden etkilenip özellikle  mehter marşımızı dinleyip Türk marşını besteliyor. Ve bu Türk topraklarındaki dostluğun  daha derinlerde pekişmesine  vesile oluyor.   
Saraydan kız kaçırma görsel bir şölene dönüşürken, Mozart  bu dönem de sanatının altın çağını yaşıyor.
Yeni besteler yapmak,  o görsel şölenin bir parçası olmak, müziği içinde yaşatmak sadece kendisini değil, salonda bulunan izleyicilerinde büyük bir hayranlık ve takdir  kazanmasına sebep oluyor.    
Tüm Avrupa, onun müziğinden, çekici gülüşünden, çılgın ötesi davranışlarından etkilenmiş ve bu müzik dehasına saygıyla beraber büyük bir sevgi duymuşlardır. 
Mozartın yapısında   her zaman neşeli, iyi niyetli, hem hüzünlü hemde  saf zekası, elinin beyninin dokunduğu her şeyi mükemmelleştirme ve düzeltme isteği  hislerin merkezine yerleşerek,   sanatının ahenkli notalarını en üst seviyeye çıkartmak olmuş.   
 kariyerinin zirvesindeyken, fazla çalışmak, fazla yorulmak, çocukken geçirdiği hastalıklar neticesinde Mozartın kendisi  bir hayli yıpranmış, on beş gün hastalık evresinden sonra kimilerine göre ateşli romatizma, kimilerine göre adı konulmayan bir hastalık , ağır nükse den ateş sonrası Mozart 36. yaşını doldurmadan elem verici  bir  şekilde gece yarısı hayata gözlerini yummuştur. 
 Ölümü öncesi son olarak söylediği şu sözler,

''Ölümün tadı dilimin ucunda. 
Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum.'' 

diyerek, ölüm anında bile duygusal zekasının görsel zekasından üstün olduğunu, daha hasta yatağında kendi ölümünü düşünüp Reguiem parçasınını  yazmasını kanıtlar bir biçimdedir.

bakınız   cenazesi  kendisinin hiç hak etmediği bir biçimde kaldırılmış olup, şiddetle yağan yağmurun altında öylece hastalıklı cesetlerin arasına , mezarlığa doğru  atılmıştır.   
Bugün bile hayatının filme alındığı  son sahneyi  izlerken göz yaşlarıma hakim olamam  geçmiş, bugün ve geleceğe  ilham olmuş  ve olmaya devam edecek olan, her zaman adından söz ettirmiş  her zaman  konuşulmuş  ve dinlenilmiş olan Mozart dehasının böyle bir sonla bu dünyayı terk etmiş olması çok korkunç..  
İçimizi, içimi ve benim gibi düşünenlerin kalbini   müzik sevgisiyle doldurmuş müzik dehamız,   bugün yaşasaydı , müziğin ilerleyişinde ne kadar   büyük katkıları olabileceğini,  müzik hayatımızın bambaşka tonlarda, bambaşka renklerde,  bambaşka ayrımlarda müzikler üstü, insanüstü, doğaüstü gücü elimizde bulundurmayacağını  kimler bilebilir.

Bu dahi adam, gönlümü fethedip, fethetmekle de kalmayıp büyük bir saygı ve sevgiyi içimde yaşamama neden olan  bu olağanüstü güzel  insan, bu gün yaşasaydı eminim çok güzel  eserlere  büyük imzalar atardı.

  Bu dehanın hayatından, müziklerinden  etkilenmemek na mümkün, çocukluktan itibaren kendini bu işe bu eğitime vermiş ve başarısının tesadüf değil çok çalışmaktan geçtiğini her defasında belirten sevgili Mozartı umarım daha iyi anlayıp, eserlerini özenle, itinayla, sevgiyle inceleyip başucu müziğimiz yaparız. 
Dehalar ölmez, vaktinden önce gidenler,  onlar hep bizimle birlikteler, hep içimizdeler, sevgileri, özlemleri, ağusu ve kanatan acı özlemleriyle birlikte bizimle yaşıyorlar.  
 Bende bir nebze olsun kendisine sevgimi ve saygımı  göstermek istedim.
 Umarım ki  başarılı olmuşumdur. 

Veda zamanı
Sevgili Amedeus Mozart seni, kişiliğin  ve bestelemiş olduğun harika eserlerinle ayakta alkışlıyorum.
 Ve  o kendinin,  senin,  en sevdiğim, en hüzünlü , en içimi parçalayan büyük eserinle  herkesi  baş başa bırakıyorum.
 Orkestra  müzik başlasın...

Sessizlik

Ölüm


8.07.2017

Bir Zamanlar Anadoluda

Temmuz 08, 2017 0 Comments

'' Doktor, bir insan bir başkasını cezalandırmak için kendini  öldürebilir mi?
-Zaten intiharların çoğu başkasını cezalandırmak için yapılmıyor mu?''

Bir Zamanlar Anadolu bizlere ders verir nitelikte, ne güzel anlatmış yurdum insanın cebelleş dünyasını, sinsi kurnazlığını, şark da geçen yorucu, sıkıcı ama aynı zamanda dingin yaşanan olayları,  hiçbir şeyin bilindiği gibi dingin, sakin süt liman olmadığını,   
 Görünenin ötesindeki  insanın ruhunda neler koptuğunu nelere öfkelenip,  ciğer pare yüreğinde büyük bir kin ve nefretle  gizleyip hiç kimsenin aklına gelmeyecek hatta şeytanın bile aklına gelmeyecek tarzda boyundan büyük işlere kalkışıp, daha sonrasında da yaptığı şeylere vicdanı doğrultusunda kendi bile şaşkın olmasını anlatan   bir film bence.  

Gece bitmek bilmez.
 Anadolu’nun bozkırında saatlerdir süren bir cinayet soruşturması herkesi yoruyor, Film başlangıcında karanlıklardan büyük sükseli bir ışıkla bizimkilerin geldiğini görüyoruz.  Savcı, komiser, jandarma ve doktordan müteşekkil bir ekip, Kenan’la Ramazan’ın gömdüğü cesedi aramaktadır.
 Hemde öyle bir arama yok tüm gece orası mı? burası mı? yok olmadı aşağısı derken katil aslında öldürdüğü adamı bulmayı istemez, yüzleşmek zor gelir,ağır gelir kendisine, bu yükü zaten içinde taşımakta zorlanırken birde  karşılaşmayı kaldırabilecek kadar cesaretli ve güçlü değildir. 
 Kenan, Yaşar’ı gömerken sarhoş olduğunu, yalnızca top gibi bir ağacı ve bir çeşmeyi hatırladığını söylemiştir.
 Ceset ya o tepenin ardındadır, ya bu tepenin… Engebeli, yılankavi yolların sırtında iş uzadıkça uzar.
 Araba farlarının titrek ışığında kuru otlar savrulur, gölgeler büyür, karanlık adım adım koyulaşır. 
Herkes  bu geceyi beklemiş gibi birer birer dökülür, intihar eden kadının hikayesi ise başlı başına ayrı bir film konusudur.
  Arap Ali, doktora yaklaşıp “Çoluk çocuk sahibi olunca anlatacak bir hikâyen olur. Fena mı?” der. “Bir zamanlar Anadolu’da, dersin, ücra bir yerde görev yaparken işte başımdan böyle böyle olaylar geçti dersin. Anlatırsın yani masal gibi.”

Filmde en çok etkilendiğim sahnelerden, gece rüzgarın pervasız esip tüm yaprakları alıp götürdüğü andır. 
 Karanlıkta doktorla savcının yaptığı uzun ve ağdalı  sohbet,  öyle bir sohbet ki derinlerde çok derinlerde  ikisinin de kanayan yarasını daha beter  kanatıyor.  

Bence bu sahne çok etkileyiciydi, her ikisinin de özel hayatlarında gelişen ve kendilerini çıkmaza sokan bu ruhsal olayları   merak ettirmeyi başarmış.
 Gece muhtarın evinde, elinde çay tepsisiyle ile gelen güzeller güzeli köylü kızımız,  filmin en can alıcı diğer bir   noktasıydı, yönetmen burada nokta atışını yapmış, ikinci ve üçüncü atışa geçiyor, gece karanlığı, loş ışık, kısık lamba başlı başına bir senfoni orkestrası.
Katil genç içindeki pişmanlık sancısıyla farklı bir ütopyanın içinde, bedeni orada fakat ruhu çok bambaşka şeyler anlatıyor bizlere, ondan sebebi hayaller, gerçekler arası giden beyni ona akıl oyunları oynayıp duruyor ona.  

Öldürdüğü adamı gördüğünü sanıp korku dolu gözlerle çevresine bakması da hep bu sebepten. 

Şimşek çaktığında, gördüğümüz heykeller ise olayı daha da esrarengiz, daha da gizemli hale getiriyor filmimizi.

 Yol boyu yapılan konuşmalar  ise müthiş, hepsinden ayrı bir acı tecrübe, ayrı bir hayat hikayesi, ayrı bir sitem akıp, hüzünlü sözleriyle, yarım yamalak cümleler ve birazda suskun sessizlikte,  dimağımıza vurulup kalıyor. 

Nuri Bilge Ceylan'nın Bir Zamanlar Anadolu’da (2011), cinayet soruşturması ekseninde bir Anadolu panoraması, suç ve vicdan üzerine sade, derin bir tablo sunuyor izleyiciye.
 Temelde bir polisiye filmi olsa da türünün formüllerini ters yüz edip bir suç öyküsünü daha geniş bir kulvara taşıyor.
 Film, Doktor, Katil Kenan, Savcı ve Komiser Naci gibi dört ana karakterin hikâyelerini anlatırken, muhtardan Arap Ali’ye, jandarma komutanından morg görevlisine birçok yan karakteri de küçük ama etkili dokunuşlarla derinleştirmeyi başarıyor.
 Zira çok karakterli bir hikâyeyi dengeli bir şekilde, bir karakteri diğerine ezdirmeden anlatmak kolay iş değil hani.
 Dramatik ve hüzünlü olan öykü Ceylan’ın elinde duygusallaşmadan, siyasi ideolojileri savunmadan, senaryonun dönemeçlerinde soğukkanlılığını yitirmeden usulca akıp gidiyor.

  Final sahnesinde,  morgda adamın ağzından çıkan toprak ise  daha da şok etkisi yaratıyor bizde, her şey, tüm gerçek, diri diri gömülmüş olmanın gerçeği, doktor tarafından künyekün bir kere daha  olayın üstüne toprak atılıp,  yok ediliyor.












''Sen şehir çocuğusun, buraları bilmezsin, doktor; Buralarda hayat zordur. 
Hele oğlan çocuğuysan, bir de baban yoksa başında...
Neticede olan, çocuklara oluyor, doktor. Herkes yaptığının cezasını çekiyor; çocuklarsa, büyüklerin günahını...















Oyuncular: Yılmaz Erdoğan, Fırat Tanış, Muhammet Uzuner, Taner Birsel



Çekim yeri:Kırıkhan

ZEYTİNYAĞLI MEZELER & APPETİZERS WITH OLIVE OIL

Gün batımına karşı şahane ötesi kurulmuş bir masa sofrada envaii çeşit güzel yemek ve mezeler, radyodan gelen hafif bir Türk sanat müziği ...

Günün Resmi

Günün Resmi
Hüzün