14.07.2018

DOĞA TATİL KÖYÜ-ŞİLE

7/14/2018 05:41:00 ÖÖ 0 Comments


Artık yaz geldi , evden valizlerle çıkmanın  sırt çantalarına asılmaların, plajvari eşyaları sahillere taşımanın tatillere akmanın, hafta sonu günü birlik gezilere katılmanın ,eski dostlarla bir araya gelmenin, alelacele yapılan spontane organizasyonların içine dalmanın tam da vakti dostlarım.

Okul arkadaşlarımızla yapacağımız günü birlik hafta sonu tatil yolculuğumuza  çıkmadan bir gece öncesi,  evimin terasında yıldızlar altında güzel bir gece geçirerek uyudum. Evde bir süredir yalnız takılıyorum, iç sesimi dinleyerek, benliğimi hissederek, ürpererek, düşünerek, sorgulayarak, ve her şeye daha bir özenerek. 

Yalnız kalma isteği, uzaklaşma ve ara verme isteği dizginlenemez bir hal alıyor bazen. Bu her şey için geçerli eş, iş, ilişki ve buna dair her şey de böyle maalesef.
 Tatil heyecanıyla yarı telaş yarı heyecan, yarı karışık duygular eşliğinde uyuduğum gecenin sabahına güne  güzel ve buruk bir mutlulukla  başlayarak,  akşamdan hazırladığım küçük sırt çantamla beraber, yollara düştüm. Üstümde yeşil mini şortum, beyaz spor ayakkabılarım ve şapkamla, tıpkı okulda bando takımına katılan şen ola çocuklar gibiydim.

Her sene okuldaki arkadaşlarımla bir etkinlik yapıyoruz, kahvaltı, yemek, gezi, bu kezde hafta sonu  tatil fikri çıkınca  müsait olanlarla beraber yolumuz Şile Doğa tatil köyünde kesişiverdi.

Arkadaşlarımla yol boyu yaptığımız  neşeli sohbetler, derin konular, felsefe ve filozof vari göndermeler, ve işin ucu şamanizme kadar gelip dayanan konular çok çarpıcıydı.  Meğer ne derin ne sohbeti bol, ne içsel arkadaşlarım varmış da benim haberim yokmuş. 
Hiçbir şey aynı kalmıyor, yıllar önce sınıfta bıraktığım bücürler şimdi, evli barklı, işli güçlü, süslü püslü , kelli felli:)) çoluk çocuğa karışmış ama okuldaki neşelerinden, muzipliklerinden bir gıdım bile eksilmeyerek hatta daha da artarak sevimleşerek, billuri bir akımın öncülüğünde, hayatı doğal nesnelliğinde, doğal sevimliliğinde algılayarak, hiç bir şeyi hiç bir kimseyi kafaya takmayarak yaşamaya devam eder olmuşlar.

Benim bu dünyada en çok  korktuğum bir şey varsa oda insanın ruh zenginliğinin ruh neşesinin kaybolması, içindeki çocuğu da yitirdi mi kişi kişi yandı gülüm keten helva..

Artık soluğu Erenköy ruh ve sinir hastalıklarında mı alırsınız, Aziz mahmut Hüdayı üç tur mu dönersiniz bilemedim..
İşte bu sebebten asla yitirilmeyen bir neşe var benim sevgili can dostlarım, can okul arkadaşlarımda sağ olsunlar  her yanlarına gittiğimde tüm hücrelerim yenilenmiş musmutlu ayrılıyorum yanlarından.
Tanıdığınızı sandığınız insanların değişimleri, ruh halleri, kimlikleri hayata bakış açıları secicilikleri ne kadar da tuhaf geliyor insana bazen, savruk dediğiniz adam veya kadın  gayet de iyi biri anne ve iyi bir baba olabiliyor, ve gerçekten sizleri şaşırtabiliyor, aman allahım bu yolunu bulamaz dediğiniz kişi bambaşka başarılara imza atabiliyor, yada ne bileyim bu kişinin sonu kesin uzay arefesinde patlar dediğiniz insan daha tevazulu, daha tasavufuvi daha ulvi işlerle  içsel anlamda bir şeylerle ilgilenebiliyor. 

Hayat mı yön veriyor hayata ve yaşadıklarımıza,  yoksa biz mi   yön veriyoruz karşımıza çıkan insanlara ve gidişata bu durum bilinmez.
Bazen pozitif veya negatif  enerjiler bizleri  birbirimize çekiyor, bazen de bir duygu sizi alıp akıntıya  sürüklüyor, kontrolü  kaybetmeden  de yolu bulmak zorlaşıyor  bazen,  insanoğlu tamamen yanmadan , tamamen sıfırı tüketmeden yaşadığı acı tecrübeden ders çıkarmadan  hayatına girip çıkan şeylerin bir amacının olduğunu bilmeden anca boşa kürek sallamış oluyor. Her şeyi bildiğini zannederek havaya savurduğu sözler, karşındakinin sana karşı daha da çok kapanmasını sağlıyor, daha çok baskı daha çok sindirme hareketleri her şeyin senden  bir adım değil mesafelerce  uzaklaşmasını sağlar ancak. 
Akan  su bulandı mı bir kere daha durulmaz, istediğin kadar etrafında dön dur, bulanmıştır bir kere vesselam.
Sonuç ne olursa olsun eski dostlarla, eski okul ve çocukluk  arkadaşlarınla buluşmak iyi geliyor, hatta kafanız uyuşanlara yeniden dost bağları kurmak  bile şahane bir şey.

Gittiğiniz yer de Doğa harikası Doğa Tatil köyü olunca da neşeniz de sohbetinizde haliyle keyfinizde ikiye katlanıyor. Doğa Clup efsunlu bir yer, yeşilin  içinde, çam kokularının arasında. 
Nefis yemeklerin yendiği , güzel müziklerin dinlenildiği  ve konforun lüx anlamda yaşandığı şehire iki adım uzaklıkta enfes  tabiat harikası bir yer burası.

Doğa Clup'un çevresi kalelerle çevrelenmiş, şile yol güzergahı üzerinde, İstanbul'a 60km. mesafede toplam 314 dönüm arazi üzerine kurulmuş. Yapay mini gölüyle, havuzuyla, şarap evi ve orman yürüyüş alanıyla nefis bir yer, kaldığınız evler ise tam donanımlı, 5 yıldızlı otelleri aratmayacak cinsten, odalara  özellikle konulan  okuma lambalarına,  kar beyazı sakız çarşaflarına  bayıldım. 

Sabah mis gibi bir güne uyanmak, arkadaşlarla kahvaltı yapmak, hareket halinde olan insanları algılamak, tüm gün sırt üstü yüzmeye çalıştığım havuzda kulaklarıma giren suyun sesine kendimi kaptırarak masmavi gökyüzünden geçen uçağa selam çakmak, her kulaç attığımda, etrafımdaki ağaçların rüzgarla beraber bana eşlik ettiğini görmek, arkadaşlarımın çılgın muzip enerjilerine katılmak ,çocuklarla çılgınlar gibi eğlenmek hem kalabalık içinde yanlız olmak hemde kalabalıkla beraber çoğalmak, gülmek, kahkaha atmak, anında tiyatral eğlencelere akmak gerçekten ama gerçekten harika ötesiydi. 

Çok mutlu bir hafta sonu geçirdim okul arkadaşlarım sayesinde; Dostluk, arkadaşlık insanlık bambaşka bir şey, aile bağlarına girmiyorum bile.

Doğa ya gitmek isteyenler için; nacizane tavsiyelerim öncelikle çok güzel bir yer olduğunu söyleyebilirim. İstanbul'a çok yakın,  Şile yol güzergahı üstünde, ailecek gidebileceğiniz  kafa dinleyebileceğiniz  harika bir yer, yemyeşil huzurlu, temiz havasıyla da ayrıca  çok etkileyici. 
Fiyatları uygun, yemekler mükemmel ötesi, kahvaltılar nefis daha ne olsun derim ben.

Ben havuzunu da çok beğendim, çocuklarınızla rahatça eğlenebileceğiniz nitelikte.

Ayrıca akşam canlı müzik keyfi yapıyorlar. Performanslarda müthiş..

İşletme güler yüzlü, dost canlısı  arkadaşım Cenker'in telefonunu verebilirim gitmek isteyenler için..

Normal şartlarda geceliği biraz daha pahalıyken bizler daha uygun fiyata  bu işi çözdük..


Ayrılık  vakti dediklerinden;

Bu bir öylesine bir hafta sonu  yazısıydı ama nedense birazda  ayrılık yazısı  gibi oldu  nedense;
Yüreğinin içinde fırtınalı dereler,  okyanuslar, değerli hazineler taşıyanlara gelsin bu hafta yazmış olduğum  hafta sonu yazım.  Ayrılanlara, kavuşanlara, birbirinden kopamayanlara,  kırgınlara  , küskünlere  ,uzakları yakın etmeye,  hem yakınlaşıp hemde uzak kalmayı tercih edenlere, konuşmak isteyipte  konuşmayı beceremeyenlere, çok fazla konuşup karşısındakileri yoranlara , aklı kıt, aklı uzun, kafası  basmayanlara, fazlasıyla deli  çılgın fazlasıyla  akıl küpü olanlara, hayatımızdan yok olup gitmek isteyenlere, hayatımızdan ısrarla kalıp sımsıkı sarılanlara gelsin yazım.
Çünkü bazen ben bile ne yazdığımı bilemiyorum.  Öyleyse bana da gelsin:))
 Neyse, söz uçar yazı kalır, bir su gibi uçup kaçıp göçüp gidenlere, mutluluğun anahtarının tek bir cümleyle saygı da olduğuna inananlara, bencil olmayanlara, hor görmeyenlere, dedikoduya meyletmeyenlere, tepeden bakmayanlara, hayatını oturtamayanlara, aslında  hayatını çok da güzel oturtanlara gelsin vesselam.
Bir arkadaşımında zamanında dediği gibi enerji otobüsü bir dolar bir boşalır, önemli olan hayatınızda kimin kalmasını istediğiniz kimlerin  ise, yok olup gitmesini istediğinizdir. 
Seviliyorsunuz dostlar, sonsuza değin sonsuzlukta:))


11.06.2018

AHLAT AĞACI

6/11/2018 01:15:00 ÖS 0 Comments


Babasına doya doya sarılamayanlara, yüreğindeki taşı atamayanlara gelsin bu şahane film.



Nuri Bilge Ceylan'nın filmlerini hep sevmişimdir hele ki  Kış uykusunda Nihal'in kocasıyla arasında geçen konuşmalar birbirlerini irdeledikleri   uzun ve derin diyalogların olduğu sahneleri, yıllar öncesinde karısıyla birlikte  ilişkiler üzerine çektiği İklimler filmi ve  Güz Sancısı filmleri de   bende hep özel duygular hissettirmiştir.
Ahlat ağacını da  izlerken bilkumabele  kalbime saplanıp çıkaramadığım oklarla  kalakaldım sinema salonunda...

Kafamdan neler geçmedi ki o anda hemde neler, başrolü kapan delikanlının oğlumla benzerliği, ayrık otluğu, tuhaflığı, bazen kendi dünyasında bazende çevresine laf yetiştirmeye çalışan ergen hayalleriyle savruluşu..

Baba rolünde ki oyuncumuzu  izlerken , kendi babamı ne kadar özlediğimi, sesini duymaya ne kadar hasret kaldığımı, hayattan  fazlasıyla yorulup şimdi kapıdan gelse saatlerce onunla konuşma isteğim geçti. Sabahın erken serinliğinde daha yıllar öncesinde yeni evimin  balkonunda bana anlatığı gündelik avare şeyleri hatırlattı bu film bana,  o gün orada balkona konan kuşların sesini  hala  bugün bile  duyabiliyorum.
Bir keresinde  babalar günü anısına kendisine yazdığım güzel sözlerle bezenmiş  kartı okurken gözlerinden akan yaşı hatırlıyorum. Hiç bir zaman gözümün önünden gitmeyen bir sahnedir o unutamadığım.  Aynı şekilde kötü olarak beynime kazınan unutamayacağım  zamanlar da var tabi . Bir gece yarısı bizi terk edip ruhlar alemine gidişini ve kendiyle birlikte bizleri de bir bilinmeze bir mutsuzluğa doğru çektiğini.

Bazı filmler beni derinden etkilemeyi  gerçekten başarmıştır. Yeniden izlemek satır aralarını yakalamak çok hoşuma gidiyor. Bazı filmler derde şifa niyetine yaralarınızı temizlerken, bazıları çoktan kabuk bağlamış yaralarınızı fırtına gibi  yerinden söküp atıyor.

Sakın duygusal veya dram şeyleri sevdiğimi zannetmeyin.  Benim anlatmak istediğim, filmin içeriğinde bir mesaj var, hissettirilmek, anlaşılmak istiyor, ve biz seyircilere de bunu havada kapmak düşüyor.  İzlerken yaşanmak, özümsenmek  istiyor bazı filmler.


Fimlere ön yargılı yaklaşmak, fazla sevmek ve devamlı onu düşünmek  iyi bir şey mi bilmiyorum, ama içinden kendinize hayat tarzınıza uygun şeyler bulabilmekte marifet bence..
İzlenilen şeyler hayatımıza bakış açımıza bir şeyler katabiliyorsa ne ala.

Anlaşılmak istendiğini haykıran canlı ve nesnel  her şeye bende adımlar iki kat fazladır her zaman.

Ben daha çok filmin yarısından sonra gerek görseller, gerek kamera açılarıyla beni mest eden çoştukça coşan  yerlerini  daha  çok sevdim. Çok doğal buldum, ana oğul ilişkisinde ortaya çıkan çaresizliği, acıyı taaa şuracığımda hissedebildim.

Filmimiz Sinanın kafasında hiçleştirdiği babasının aslında Sinanın insanlara tepeden bakmasına sebep olan doluluğunun ve aykırılığının en büyük mimarı olduğunu anlaması, ulan ben Sinan isem, bu İdris sayesinde imiş aydınlanması , dededen -toruna hep farklı olmalarını fark edişi bu varoluş gerçeğinden soyutlanamayacağını kabullenmesi ayrıca kitabını tek kişinin babası olmasına duyduğu minnet kendi yazmışçasına anlaması, irdelenmesine olan şaşkınlığı tüm bunlar Sinana aslında ağır geldi.

Ve o intihar sahnesi bence alternatif sondu.. Yani yönetmen konuyu seyircilere bıraktı demiyorum tabi, film net bitti, Sinan ölmedi. Ama o intihar Sinanın  aklından geçen iki uç sondan biriydi ciddi ciddi kendini oraya asabilirdi de hakikaten. Ve biz bunu ilk gördüğümüzde yargılamadık. Haklı sebepler bularak, Sinanı buna iten şeyler gözümüzün önüne geldi.  Hayata bunca yükle devam edemeyecek oluşunu , pes edişini kabullendik.

Ama Sinan diğer alternatifi seçti. Babasından nefret eden Sinanı astı aslında o kuyuda ve aslında hiç bir zaman topluma ait olamayan yanlız babasını seçti. Kendisi o küçük kasabada yaşamanın acısını bu denli yaşarken babasının da aslında bu acı ve çaresizlik nedeniyle kendini deliliğe vurduğunu anladı. Herkes gibi olamayan babası nefret dolu, asabi bir insan da olabilirdi, olmadı...
hep gülümseyen, iyi niyetli, saf bir adam olarak kaldı. O kadar  bildiğini okuduğunu unutup o sıkıcı hayatın içinde tutunmanın kendince yolunu buldu.

Sinan bunu gördü, babasını ve onun acı yanlızlığını anladı, ona saygı duydu, merhamet etti, kendisine benzetti,  ve o kuyuya inip o çıkmaz denen suyu çıkarmak için kendi deliliğini ortaya koydu.

Babasının oğlu oldu.

Bu son  sahneden sonra deliler gibi hıçkırarak ağladığımı biliyorum. Koltuğuma mıh gibi çivilenip  yapıştığımıda, hatta uzun bir süre çıkmadan orada oturup daha da ağlamayı istediğimi..

Hayat gerçekten çok garip,  bazen çoğaltıyor, bazen yanlızlaştırıyor, bazen çok mutlu ediyor, bazense ölümlerden ölüm beğen.
Her ailenin kendi iç dünyalarında çözemediği öyle çok sorunları var ki, şurda izlediğimiz şeyler arka odada, salonumuzda yatak odamızda bizim evlerimizde de  yaşanan şeyler değil mi?  Üstten bakma hor görme,kendini  kişiselleştirme, ego yarışları bizlerde  de yok mu? Toplumun genel kuralları içerisinde kazandığımızı zannederken kaybettiğimiz değerlerimiz yok mu? Birilerine ait olacağız, yaranacağız  diye kendi öz benliğimizi, öz saygımızı kaybettiğimiz alanlar  yok mu?

Dedimya hayat tuhaf, insanoğlu ise daha da tuhaf.. Hayatımıza sonradan dahil olanlar ise yazamıyorum bile.

Güzel bir bayram bekliyor hepimizi, her nerede olursanız olun, mutlaka gidin bu filme güzel arkadaşlarım.
Doğallığın güzel kadrajların tılsımlı rüzgarların, yanlızlığın, ve iç sesinizin konuşmasının  keyfini çıkarın.. Hayat mayat , şakaya gelmez işlerden uzaklaşarak stresinizi de kolunuzun altına alarak koşarak gidin gidin de bakın bakalım hayatın neresindesiniz?  Neler yapmışsınız? Ve şu güzelim
 hayattan beklentileriniz neler ?  Güzel okuyucularım:)

Filmde beni etkileyen sahneler;


İlk sahne açılışında Sinan'nın  kafede oturuyor oluşu ve ekrandan yüzüne yansıyan ışıklar,
Evine döndüğü anda sanki kendi evimize geliyormuşuz gibi hissettiren duygu,
Babasının yanlız yemek yemesi ve bundan ailenin  hiç rahatsızlık duymaması
Babanın evde yanlızlaştırılması, atıllaştırılması
Askere giderken parasının olmaması ve babasının üstüne  aciz bir şekilde ondan para istemesi
Çocukluk fotoğrafları
Askerden geliş anı
Babasına korumak amaçlı  etrafda ki zararlı insanları azarlaması, ebeveyni gibi davranması
Bahçe karşılaştığı  kızdan etkilenmesi ve aralarında geçen diyaloglar
Babasının cüzdanında kendi  resmini bulması ve ağlaması
Babasının öldüğünü sandığında içinde ki  korku ,acı ve üzüntüyle ne yapacağını bilemeyişi, bu durumla baş edemeyişi
Annesiyle evlilik, hayat ve babasıyla ilgili  konuşmaları
Annesine yazdığı  kitabını verdiği an
Babasının kitabını okuduğuna ve kitabı kendi yazmışcasına özümsemesine ve onu  anlamasına şaşırması
Ve filmin sonunda azimli bir şekilde babasının  yanında olarak  ona saygı duyup önemsemesi.
Ve bir gerçek var ki babasını içten içe çok seviyor oluşu ve filmin başından itibaren bu durumu içine kabul etttiremeyişi.







28.05.2018

Ballıkayalar tabiat parkı..

5/28/2018 07:43:00 ÖÖ 0 Comments
Yeşil vadinin en tepesindeyim ve bir kartal edasıyla, çevreyi gözetliyorum, geçen kamyonlar, sıra sıra iş makinaları, uzaklara baktıkça küçülüp patikalaşan asfalt yol, rüzgarlı yol saçlarımı da ayrı bir  uçuruyor, düşünceler allak bullak, garip bir insan mıyım ? hayır, çok mu yanlızım hayır? çok mu iş güzarım evet:)))  Samsun'da ki anılarım geliyor aklıma rahmetli babaannemin mis gibi bize ekmek getirdiğini  zamanları hatırlıyorum,  ramazan ayıydı galiba..geceyarısı uykudan uyanıp gözlerimi kırpıştırıp araladığımda şahane bir ekmekle karşı karşıyaydım  hemde tereyağlı mis gibi odun ateşinde pişmiş olarak.  Ne zaman Ballı kayaların yolundan geçsem  bu tepeden vadiye doğru baksam aklıma hep çocukluk  anılarım geliyor, olmadık anda, olmadık yerde hepsi beynime hücum edip duruyor. Buranın bu kadar sessşz olması kuş böcek seslerinin yankılanmasıda cabası...Geçmişte   Babaannem ile çok anılarım var,  içime kapanık olmam ve devamlı hastalanmam nedeniyle yatırlara, hacılara, hocalara ,  doktorlara götürürdü  beni kendisi, Salı pazarından aldığı güzel taze yiyecekler, kamyon arkasında eve geldiğimiz,  iki katlı konakvari evinin bir odasında Almanyadaki halamdan gelen envai çeşit eşyalar, arkadaki siyah üzümler, tabi öyle bildiğiniz üzümlerden değil,  gövdesine oturabileceğiniz kalınlıkta  iri kıyım dallar ,sallandığımız ıhlamur ağaçları, top oynayan ,fındık ve mısır ayıklayan amcamları, evin önünde pekmez kaynatılan  siyah büyük kazanları, kepçe niyetine kullanılan kahverengi oval kabak kepçeleri, yengemin kalabalık  cenazesini  Almanya'dan her yaz tatile gelen amcamların içi ağzına kadar eşyalarla dopdolu minibüslerini , komşuya gittiğimizde doktor  çantasından aşırdığım eski model şırınga iğne setlerini, anneme kızıp tüm fotoğraflarımızı yırtıp, hepsini sağa sola attığımı, annemin arkasından o güzeller güzeli bahçesini suladığımı, babamın motorunu, ve Samsun fuarından alınan pullu allı rengarenk balonumu.
Kıskançlıktan kardeşimin oyuncak bebeğinin kafasını kopardığım anı, fazla oyuncaklarımızın olmayışını ve daha neleri.
Hepsi de şimdi aklımın bir köşesinde rüyalar, hayaller karışımı,  kendimle baş başa kaldığımda, bilinçaltımdan fırlayıp önüme, eteğime ,kucağıma avuclarıma düşen anılar. 
Ne zaman bir Tarkovsky filmi izlesem, kendimi filmin içindeki hayalellerle özleştirir bulurum. Rüyalar, bilinç altı anılar ,duygusal gelgitler, ve havada uçuşan yapraklarla beraber, kafamı her yukarı gökyüzüne kaldırdığımda beynimin içindeki devasa büyük Samsunda ki silüetli  iri ağaçlar.

Nerden geldi aklına bunca anı, hüzün derseniz, bazen olmadık zamanlarda, olmadık anlarda , küçücük bir parça şey sizi böyle  anılara götürmez mi? başkaları için anlamsız olan şeyler sizin için çok şeyler ifade etmez mi? 
Arabamı alıp başımı vurduğum yollarda bazen inekler, söğüt ağaçları, üzüm dut dalları, küçük evler kapısı bacası kırmızı boyalı, şehirden uzak  bacalı evler  ve yeni  yerler görüyorum. 
İçim buralara hasret, gözlerim dalıp hemde uzun uzun dalıp buralara çocukluğa doğru yol alıyorum. 

Benim bahsettiğim şey, kesinlikle bir yorgunluk veya kentin karmaşasından sıkılma değil, çocukluğuma açılan pencereden hayatı izlemek, anılara dalmak.
 Hoşuma gidiyor, sorgulamak, düşünmek,  insan nedir ? ne değildir? nereden gelmiş?  nereye doğru gitmektedir faslı.

Hayat bir mucizedir, ve ben bu mucizeyi içimde çok güzel , çok yoğun yaşayabiliyorum. 
İnsanların ufak tefek kavgalarını, küçücük şeyler için içten içe  fesatlıklarını , olur olmaz şeyler için çıkardıkları kavgaları, anlamsız tavırları gördükçe içim öyle ezilip kırılıyor ki kendimi doğaya atıp,  içime kapanıyorum.

Çocukken de maceraperestim şimde de yine aynı hiç değişmedi huyum suyum, yenilik heyecan, değişiklik karakterimin olmazsa olmazları, beni ben yapan şeyler.

Böyle gezilerin birinde tesadüfen keşfettiğim bir abladan bahsetmek istiyorum sizlere.

Küçük kuzinesinde ekmek pişiren, gözleme yapan,  dişiyle tırnağıyla kendine bir mekan yapan Hanife teyzeyi.

Önce gözleme, sonra yumurta sonra da fırında pişirdiği ekmeği benle paylaşınca, her daim uğramak mecburi bir keyif oldu benim için. 

Bulunduğunuz ortamlardan kaçıp, arada böyle insanların dünyasından feyiz  almak var,  kendisi bana hep tabelasını gördüğüm ama gitmediğim hatta yolun az ilersin de yer alan Ballı kayalardan bahsedince hemen gidip görme isteğiyle dolup taşıverdim. 


Ana yoldan patika yola girince sessizlikten ve sakinlikten biraz ürkmedim desem yalan olur. 

Fakat gördüğüm manzara, karşısında nutkum tutuldu, öncelikle kocaman bir göl var, her yer yemyeşil, göle karşı minik masalar, akan sular, çağıldayan dereler, huzur var arkadaşlar huzur , meğer burası hafta sonu ana baba günü oluyormuş, sabah erkenden gölün üzerinde tatlı bir sis tabası yer alıyormuş, etkinlikçilerin, kampçıların, trekkking ve tırmanıcıların uğrak yeriymiş. 

Bala keşfettim burayı ama inanın çok güzel çok keyifli bir yer. buralara yakın yerlerdeyseniz bir gidin görün derim, tırmanmaya merakınız  varsa işin uzmanlarını alıp vurun kendinizi dağ bayır kayalıklara:)) 

Çocukken yaylalarda koştuğumu hatırlıyorum, keçi gibi patikalardan düşe kalka yolumu bulduğumu, taşların üzerinden sekip, vadiye doğru çocukça bir neşeyle hoplayıp zıpladığımı...

Ama artık bunlar çok eskide kaldı, şimdi tırmanmak belki de kolay geliyor bana ve ilgimi çekmiyor aslında, yükseğe çıksam belki içim hop kalkar hop oturur, oturduğun yerden işkembeden atmak kolay tabi:))
,
Benimse; şu ara merak ettiğim şey, insanlar buz pateninde nasıl kayıyor, Baküde geçirdiğim macerayı eminim hepiniz hatırlıyorsunuz,düşe kalka yuvarlana yuvarlana çata pata sonuç hüsran...

Keşke bende böyle buzun üstünde durabilsem, ne stres kalır, ne endişe :)
Oh ne ala dediğinizi duyuyor gibiyim. 

Sonuç olarak konumuza gelirsek, keşfetmenin zararı yok aksine deli bir faydası var, geçmiş ve geleceği modern dünya ile birleştirmenin de  keza, 

 Suyun kenarına indiğimde ise, iç sesimi dinleyip, suyun şırıltısına dertlerimi dökebileceğim  yeni bir mekanım oldu artık , sakın ola çok dertli sanmayın, yükseleni ikizler olan balık burcu takar öyle her şeyi dert eder kendine olur olmaz günübirlik marazi işleri...

Yoksa  keyfim pek bir yerindedir. Halime vaktime de şükreder dururum, doğayı, denizi, gökyüzünü, havayı, hayvanları ve çocukları gördükçe  daha da çok  mutlu olurum. 

Şimdilik sizlere haftasonu kısa kısa gezebildiğim yerleri yazıyorum. Tatil planlarımın arasında Kıbrıs var, adayı köşe bucak gezip  sizlerle paylaşmak derdindeyim.  

Birde instagramdan takip ettiğim  @organik adam'ın yayla turları var tabiki, tüm yaylalar elden itinayla geçirilir, yaylalara tırmanıp, tereyağında taze köy yumurtaları hüpletilir vesselam.. bakınız;https://www.instagram.com/organikadam_/?hl=tr

Taşdelen reşadiyede yine tesadüf eseri keşfettiğimiz küçük cenneti de ayrı bir yazarım artık sizlere  önden merak edenler için görselleri  burada:))  https://www.instagram.com/kucuk_cennet/?hl=tr

Herkese hayırlı bol bereketli bol ihsaniyetli, bol ibadetli güzel bir ramazan geçirmeleri dileklerimle, öpüldünüz dostlarım:)










12.05.2018

Sakarya Günlükleri

5/12/2018 12:44:00 ÖS 0 Comments


Bazen insanın içinin içine sığmadığı durumlar var, uzun uzun dalmalar, iç geçirmeler, beyin yanmaları felan..
Nefesiniz nefesinize yetmez, bir daralır bir açılır, hop oturur hop kalkar vaziyetler, insanlık halleri yani.
Çıkan rüyaları hayra yormalar, eşten dosttan akıl almalar, bir yanlızlaşmalar, bir hayattan kopmalar mümkünse hiç kimseyi görmek istemeyip depresyonvari hareketler.

Ben galiba bu aralar hep böyleyim, aslında uzun zamandır böyleyim, küskün gibiyim ama kime neye ne olduğunu bilmediğim şeylere.

İçime ata ata şişedururken bünyem, hap gibi hop gibi otururken , işimden, evimden, hayatımdan kaçmak isterken uzaklara gitme isteğiyle dolup taşıyorum yine ben..

İnanın böyle zamanlarda alıp tası tarağı gitmek istiyorum İstanbul'dan.
Tüm arkadaşlarım uzaklara gitmişken, şehir yaşamından yerel köy yaşamına zıplamışken ben hala harıl harıl neyin çalışması bu bilemedim.
Hayır hani deseler dünyayı keşfetmene az kaldı, öylede bir şey yok esasen kaçınılmaz son şehirden sıkılma, trafikden kaçma , ne kadar az insan o kadar huzur adı altında gündelik yaşam oyunları, oyuncuları etrafında dolanıp duruyorum.

Çok sıkıldığımı düşündüğüm şu aralar,  hafta sonlarımızı değerlendirmek amacıyla, yakın yerlere giderek  organik köy kahvaltılarının tadına bakmak, yakın   güzergahlarda bulunan  göllerin, şelalelerin güzelliğini  keşfetme turlarında bu hafta bize çıkan kısmette, Sakarya Acarlar longozu vardı.

Acarlar Longozunu  anlatmadan değinmek istediğim bir kaç konu var, öncelikle  Şile, Kerpe, Kandıra,  Karasu ve Sakaryanın bilumum  yerleri   gerçekten de çok  nefis. Kaliteyi çok da uzaklarda aramaya gerek yok, eminim hepinizin yaşadığı yerlere yakın alanlarda böylesine  keşfedilmeyi  bekleyen inanılmaz güzellikte doğa harikası  yerler vardır.  Geçenlerde iş için  tesadüfen gittiğim bir yer beni inanılmaz büyüledi  hemde bu bahsettiğim yer sanayi merkezi ve  fabrikalarla dip dibe bir konumda ; burası Ballıkayalar tabiat parkı,  bakınız; daha detaylı incelemek isteyenler için www.biz evde yokuz.com'da bu yer  gayet akıcı bir dille anlatılıp  enfes görsellerle  paylaşılmış.

Yolumuz her nereye düşerse düşsün, radarlarımızı biraz daha geniş açmak,  çevremizde ne olup bittiğiyle ilgilenmek inanın kısa vadede büyük kazançlar sağlayabiliyor bazen bizlere.

Yolculuğumuza Şile otobanı üzerinden devam ederek gittik Longoza, adını çok duyduğumuz merak ettiğimiz, resimlerine aşık olduğumuz  bu yeri görmek için  tatlı  hafta sonu uykumuzdan feragat ederek düştük yollara, elimizde sandviçlerimiz, mola yerinde içtiğimiz tavşan kanı çayla, gözlerimizi doyuran kır çiçekleriyle yol sefamız oh olsun diyerek, hafiften de klasik müziklerimize de abanarak, şu yaşadığımız hayatı biraz daha renklendireceğimizi umarak başlamış olduk hafta sonu günübirlik yolculuğumuza böylece.

Her ne kadar her yolculuğumda ve iş seyahatlerimde her zaman  Google mapsi kullanıyor olsam da, sezgilerimin ve yön duygumun da iyi olduğunu düşünerek biraz yolu harmanlayarak, biraz yolu karıştırarak gitmeyi tercih ediyorum ben gitmek istediğim yerlere.
İllaki köprülere girmek, illaki otoban yolunu kullanmak illaki gişelere sinsice yönlendirilmek içimi iyice bayar benim.
Kestirme aralar, kısalan  ara yollar, trafiksiz  alanlar ise yüzümü güldürür benim.

Öncelikle otobandan Karasuya gitmek hem  kolay hem kısa, ama yeniden gitsem mutlaka  Ağava, Kerpe üzerinden bol yeşile doyarak geze dolaşa durarak gitmek isterim.
Yolda meyve sebze satanlar, gözleme, mısır yapanlar, çay keyfinin tadına bakanlar ne ararsanız vardır, yeşilin çarpması da cabası:)))
Kerpe'de yıllar önce bir gece kaldım, keşfetmeye şöyle ormanda doya doya yürümeye, denizine girmeye fırsatım olmadı, fakat çok güzel bir aurası olduğuna düşünüyorum. Mağalarını keşfetmek, deniz kabuklarını  toplamak, batan güneşi izlemek çok keyiflidir eminim.

Farkında mısınız? zaman su gibi akıp gidiyor ve biz her şeyde az önce benim de yaptığım gibi yapmak, gitmek, görmek, izlemek isterdim modundayız.
Her ne isteniyorsa o anda hızlıca karar verip yola düşmek kafi bence..

Hızlıca karar verip, yollara düştüğümüz derdine yandığımız Longozu görünce ne kadar da iyi bir karar verip  apar topar evden çıkıp geldiğimize çok  memnun olduk inanın..

Tabi buralara kadar gelipte köyleri keşfetmeden,  közde kahve içmeden, maden deresini görmeden dönmek olmazmış en çok maden deresini çok merak ediyorum, onu bir dahaki gelişime saklayarak, gölü anlatmaya devam etmek istiyorum. 

Hava mis gibiydi göle geldiğimizde. Güneş derya deniz, hava sıcacık ve yazın enstanteneleri, ışık oyunlarıyla dansediyordu karşımızda. 
Ben gerçekten seviyorum doğayı, seviyorum ormanı, seviyorum insancıl yaşanan her şeyi, seviyorum böyle yeni bir yer keşfettiğimde içimde kıvılcalanan sevinci.

Acarlar Longozu, neredeyse  her derde deva niteliğinde; Ruhuma iyi gelen yönleriyle:))


Acarlar Longozu;
*Orman ve sulak alan  özelliklerinin iç içe geçmesi nedeniyle flora ve fauna açısından zengin alan olmasının yanı sıra Anadolu’nun üzerinden geçen iki önemli göç yollarından birinin  üzerinde bulunmasıyla yıl boyunca 200’e yakın kuş türünü kucaklanıyor. 
*Acarlar Longozu Çevre İl Müdürlüğü tarafından ‘Yaban Hayatını Koruma ve Geliştirme Sahası’ ilan edilmiş.
 *Çevre ve Orman İl Müdürlüğünün kayıtlarına göre Acarlar Longozu’na 2 yılda 73 ülkeden binlerce turist gelmiş, doğal güzellikleri ile dikkat çeken bu yer turistlerin oldukça fazla ilgisini çekmiş.
*Bilindiği gibi Türkiye’de iki longoz bulunmakta. Bazı uzmanlar Kırklareli yakınlarındaki İğneada’daki longozun daha büyük olduğunu ileri sürmekteler, ancak bazı uzmanlar da Acarlar longozunun tek parça oluşu nedeniyle dünyanın sayılı longozları arasında yer aldığı iddia etmekte, böyle bir yer Amerika'da olsa inanın el üstünde tutulurdu, ben bile bu kadar gezmeme rağmen daha yeni keşfettim böyle  bir yeri.  Hakkaten ülkemizin doğal güzellikleri saymakla bitmez, cennet bir ülke bizimkisi..

*Longozda sülün, çulluk, yaban ördeği, yaban kazı, su tavuğu, kaplumbağa, yılan, tilki, çakal, yaban domuzu gibi hayvanlar yaşamakta, özellikle ördekler çok tatlılar, kuş sesleri, cıvıltıları ortalığı sarmış durumda,
 *Gölün içinde  yayın, sazan, turna, kefal, kızılkanat ve benzeri balıklar da ayrıca bulunmakta. 


*Su menekşesi, su lalesi, göl soğanı, su zambağı ve çeşitli renkte nilüferler de longozun “sakinleri” arasında. Gölün içinde açan  göl soğanı ise  ayrıca ilaç sanayiinde kullanılmakta.

 *Bu arada belirtelim, Sakarya’nın denize döküldüğü bölge mersin balıklarının yumurtlama alanı. Uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınan mersin balıklarının avlanması yasaklanmış bulunmakta.

Bu sebepten, aracımızdan  indiğimiz anda etrafımızdaki araç ve insan kalabalığından buranın fazlasıyla ziyaret çektiğini anlamak için arif olmaya gerek yok. 

Öncelikle gözümüzün  aldığı her yer yemyeşil ve doğasıda havası da mis gibi, İstanbul dışındasınız fakat uzaklardaymışsınız hissi çok güzel, ilk girişte longozun üstündeki  ağaç yoldan yürüyerek bu güzelliği detaylı  şekilde keşfetmeniz mümkün.. Gölün üstünde ilerleyerek, yeşilin her rengine ulaşmanız  mümkün. Ayrıca gölün üzerindeki ışık oyunlarını da izlemek ayrı bir keyif..

Burada istediğiniz kadraj da, istediğiniz şekillerde fotoğraflarla da evinize dönmeniz garanti.
Suyun üzerinde yüzen ördeklere yiyecek verebilir, deniz bisikletiyle tüm gölün çevresini gezebilirsiniz.
Longozun hemen girişinde mangal yerleri, kütük ahşap evler, ve nefis tadlar tadabileceğiniz. çay çorba kahve ne isterseniz bulabileceğiniz güzel de bir cafesi var.
Mesela ben orada inanılmaz güzel fotoğraflar çektim, bir de kocaman şirin bir kedi cuk diye gelip oturmaz mı? kucağıma, sev allah sev, o nasıl mırlama o nasıl bana yapışma, ikimizin yüzü güneşe dönük, sevimli mi sevimli dünya tatlısı kedicik ve ben. Mutluluk böyle gelir oturur işte insanın  kucağına sen yeter ki güzel bak güzel iste, her cümleyi evrene negatif olarak değil  pozitif olarak gönder.
Yıllar önce Terkos gölüne bir grupla birlikte katılmıştım, kanolarla birlikte, nilüferlerin arasından geçip gitmiştik, ne güzel bir günde o gün. Klasik müzik eşliğinde göle doğru nefis bir kahvaltı  ve sonrasında kanolarla geniş açı, derin bir  göl keşfi.
Hangi gruptu hatırlamıyorum  şimdi ama bu işin ehlisi oldukları kesindi. 

Biz günümüzün son saatlerini dostumla, şu ev senin bu ev benim  derken sahilde uzun bir yürüyüş yaptığımızı, birazda soğuktan donarak kendimize de  sahilde güzel bir ağaç  seçerek sevgi dolu, sohbet dolu vari döndük gerisin geriye konakladığımız eve.
İlk defa deniz kenarına bu kadar yakın bir ağaç görmenin ve sahile vurmuş deniz kabuklarını toplamanın da bahtiyarlığıyla çok mutlu ve mesut olarak  :)))

 Rotamızın  ve haritamızın yönü  bir süre daha Sakarya, Karasu ve civarlarında geçeceği kesin görünüyor, daha Maden deresini keşfedip, Poyrazlar gölü etrafında ailecek piknikler yapıp, Sultanpınarı yaylasında kamp yapma hayallerim var benim. 

Kısaca Sakarya'ya gelin, Adapazarını gezin , Karasu sahilinde uzun uzun yürüyüşler yapın.
Akşam etkinliklerinde, çarşısında, pazarında kaybolun.

Karasu, gerçekten çok uzun bir  sahil hem bizlere yakın hem uygun, hemde güzel, inanın güzel yazlık ev bulsam önü teraslı verandalı hiç düşünmem kaçar giderim buralara..
Akşam olup güneş battığında İstanbul'daki teraslı  evimize dönüş yoluna  düştüğümüzde; soba üzerinde pişen saçda kavurma, ve sahilde içtiğimiz nefis közde kahvenin tadı kaldı hem aklımız hemde  dimağlarımızda.

Görüşmek üzere, dostlar sevgiyle kalın yine,

Karasu'da gezilecek yerler;

*Acarlar longozu
*Maden deresi
*Poyrazlar gölü
*Yeni mahalle
*Sultan pınarı yaylası

Karasu'ya nasıl gidilir; 

İstanbul’a 200km, Ankara’ya 290kmmesafededir. Öncelikle TEMotoyolunu kullanarakAdapazarıSakarya’ya varıyorsunuz.Sonrasında Karasu tabelalarını takipederek Karasu/Yenimahalle’yevarıyorsunuz. Sakarya Nehri’ninKaradeniz’e döküldüğü YeniMahalleye uğramanızı tavsiye ederiz.Buradan Kaynarca istikametinedöndükten 6km sonra ACARLARLONGOZU’na ulaşabilirsiniz.

Daha detaylı bilgi bakınız:))

22.04.2018

Külliye Hamam İstanbul

4/22/2018 01:00:00 ÖÖ 0 Comments


Gelin hamamı adı altında, teyze, yeğen,  abla kardeş güruhuyla beraber soluğu Sarıyer meydanındaki hamamda alıvermiştik çok yıllar önce, 22 li yaşların başı gençlik başımızda duman olduğu zamanlar.
Güzeller güzeli, Sarıyer meydanını geçince Kavağa doğru uzanan arnavut kaldırımlı taşlara varmadan hemen soldadır burası.
  Üzerinden çok fazla zaman geçtiği için  fazla bir şey hatırlamıyorum açıkçası, sadece üzerimde bir kadının beni köpüklemek bahanesiyle tepindiğini,  teyzemin öğütlerini, heyecanla karışık sıcaktan çok bunaldığım kalmış aklımda.
Asıl böyle yerlerin tadın çıkarmak için,  bacakta romatizma, sırtta hafif hafif stres topu tazeliğinde ağrılar, memede sızılar, gözde yamulmalar başlayacak ki tekrar gidin bakalım burası ne  cennet ne şahane yermiş dediğinizi duyar gibi olurum. 
O gün hafiften bir parlaklık söz konusuydu onu es geçmemek lazım biraz parlaklık, parlama veya hellim peyniri kıvamına gelmek iyidir hamamlarda, hafiften kiri pasıda bıraktınız mı içerde sizden keyiflisi yoktur herhal.

Böyle yerler hep gizemli gelir bana, aynı zamanda da biraz garip, kadınların rahat olması, ses çıkarın takunyalar, tellaklar, sıcak suyun şırıl şırıl boşa akması, göbek tası, köşede kor gibi yanan közlü ateş ,peştemal, havlu ve sabunun güzel kokusu vs.

Baküye gittiğimde kardeşimin evinin önünde de bir hamam vardı şimdi nasıl pişmanım oraya gidipte keyfini çıkarmadığıma, hijyen konusunda biraz şüpheliydim ama girmeden bakmadan insan bunu nasıl anlayabilir. 

Böyle yerlerin tadını alan bir daha bırakmaz derler, ama ne hikmetse ya zaman ya da param olmadığı zamanlara denk geldiği için gidemedim bir daha, 
Dedim ya böyle yerler ürpertir içim, dişçi bir, kadın doğum doktoru iki üçüncü sırayı da verdim hamama gitti:))))

Evmize çok yakın olması sebebiyle güzel bir hafta sonu geçirelim, kendimize zaman ayıralım, kendimizi önemseyelim desturuyla yola çıkarak, Sancaktepe'de yer alan bakınız:) Hamam İstanbul'a gitmek için yola koyulduk çok yakın bir arkadaşımla,
55 TL olan hamam ücretini bakınız; internet den daha uygun  alarak dalıverdik içeriye..
Bu meblağın içinde havuz, jakuzi, fin hamamı, sauna, köpük kese ve daha nicesi var. 
Önce kendimizi sıcak havanın da etkisiyle havuza atarak, başladık kulaç atmaya, yıllar öncesinden tecrübeli olduğumu düşünerek farklı bir hamam beklerken bir anda oldumu sana 5 yıldızlı otel modunda bir hamam sefası, iyi de yüzdüğümden sebep, benden başka kimsenin içine girip uzaklara yüzmeye cesaret edemediği havuzda o kulaç senin bu kulaç benim yok kurbağa yok zıplama modunda atlaya zıplaya yüzüverdim  gelgit edasında.
Sırt üstü yüzdüğüm vakit tavanda ki aynada aksimi görmek, kocaman su diyarının içinde kendi gölgemin kendi rengimin, kendi sessizliğimin silüetinde, kulaklarımın içine, gözüme burnuma yanağıma su dolarak sanki okyanusun ortasında tek başıma kalmış gibi seyreyledim o halimi.
Benim kuzu arkadaşımda baktım girmiş jakoben edasında jakuziye, hadi bende gelem bende kıvrılam diyerek atladığım o şey allahım nasıl güzel bir şey öyle, bacaklarım fırı fırı titriyor, elim ayağım yörüngemi kaybediyor. 
Biraz buramı biraz orami okşayan edalı su, beni bazen uyutmayan boyun ağrıma şok emici dalgalarını  enfes bir şekilde gönderiyor.

Valla böyle bir icadın olduğunu bilseydim, gelmez miydim her hafta damlamaz mıydım her hafta. Kapısında sırasında, gününde gecesinde yatmazmıydım burada.

Hamam taşı dedikleri yerde, biraz hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur, hamam taşı buz gibiydi, yatacaktım şöyle, verecektim sırtı, popoyu yere yok arkadaş niye yakmadınız şu gariban hamam taşını diyene kadar, aldım elime tası ver allah sıcak suyu başıma, oh mis kaynar kaynar, nasıl bir rahatlama nasıl bir ruh teslimiyeti, nasıl bir yorgun düşmüş asker nasıl bir avarelik, nasıl bir maymunluk diyemicem, çünkü abu hayat yolculuğumuz burada da bitmeden ver elini sıra sıra katmerli ahşaplı bol sıcaklı saunaya;
Zayıflamak isteyenlere şiddetle önerilir, tabi ne kadar dayanılır içeriye orası muamma, nasıl sıcak nasıl cengaver bir ısı var içerde anlatamam köşeye de koymuşlar narı ateş kör içinde korla kaplı tenekeyi yan allah yan dur sen burda, ha durdum ha duramadım bir gir bir çık modunda soluğu dışarda aldığımı hatırlıyorum. 

Birde fin hamamı var deyince aman allahım imdat naralarıyla kaçmak istediğimi anladım ama nafile girdik içeri bir kere sonu gelmeli muradına ermeli bu iş burada:))
Fin hamamı çok güzel buharlı sisli bir ortam ama bana gelmez arkadaşlar hemde böyle hafiften kalp çarpıntısı, yüksek tansiyonu olanlar hiç ama hiç girmesin derim.
Nefes alamadığımı kitlendiğimi buram buram ateşler içinde yandığımı görüyorum, ama sesim çıkıpta hadi kızlar ben yandım diyemiyorum.  
Ben  çıkalım diye hafif hafif sızlandıkça kızlar kolumdan bacağımdan saçımdan yanağımdan bırakmıyorlar bir türlü.
Meğer bu işin tüm püf noktası burasıymış , ne kadar terlersen ne kadar ısınırsa vücut son aşamada köpük kesede ne kadar ölü deri, ölü hücre varsa atarmışsın üzerinden.
Yok anacım yeter ciyak diyerek tatlı gürcü bir kızın önüne atıverdim kendimi bol  keseden bol köpüklü bir keselenme vaadi sunduğunu düşünerek bana.
Önce beyaz bir bezin içine köpürterek sabunladığı malzemeyi doldurup süpürür gibi üzerime bırakarak, başladı her yerimi kirden pastan arındırmaya..
Allahım sana geliyorum diye inlemedim desem yalan olur. 
Ne kirim kaldı ne pasım, ne adım kaldı ne izim.

Yok anacım yok Tülin diye biri yok, adımı Pelin yaptım hamamda bundan böyle beni köyümün yağmurlarında Pelin diye yıkasınlar:))

Pelin halli Pelinvarli yeni halimle akdan beyaza, beyazdan beyaz karaya karıştım nur oldum, ışık oldum, göğe erdim pir oldum, 
Eski derisinden sıyrılıp,  kabuğundan soyulup, hint kumaşından değerlenip yepyeni bir Tülin oldum. 

Hazır buraya kadar gelmişken birde tüm vücuda masaj yaptırmadan buradan çıkmak olmaz deyip bir güzel masajımı da yaptırıp, 2-3 karede hem blog hemde instagram için fotolarımı da çekip gönül rahatlığı içinde buradan çıkabilirim artık deyip kendimi çıkış kapısına doğru fırlatıverdim. 

Bu arada masajı da yüzeysel geçmeden küçük bir kuplede olsa anlatmak isterim:))
Muhakkak gidin bu masaja hanımlar, beyler:)

Bir kere bu işi yapanlar bu işin ehli uzmanları, kol nerde bacak nerde, fıtık nerde, boyun eğriliği nerde biliyorlar. 
Tüm yağı cildinize iyice bir yediriyorlar, iyice ovalanan cilt nasıl geriliyori nasıl acıyor, nasıl sızlıyor anlatamam, 
Benim en çok ayak tabanım bacaklarım ve sırtım ağrıdı...Ne hikmetse tüm kulunçlarım oralara yerleşmiş herhal.
Ertesi günü kendimi düşünemiyorum bile:))

Üstümüzü giyip aynada şöyle bir kendimize bakalım deyince inanın kendimi tanıyamadım. 

Bu ben miyim dedim pırıl pırıl ışıl ışıl, çeker kaşına rastık mahmure edasında:)))

Süt beyaz olmuşum, parlaşım resmen burnumun ucunda aydoğmuş, yanaklar hare hare bir güzellik bir tatlılık doğum yapacak kadınlardan hallice olmuşum.

Bekar kız deseler hemen evlenip  ikide güzel kız-oğlan doğururum:))

Saadete gelecek olursak,  Osmanlı kadınlarının nasıl bu kadar parlak, pürüzsüz bir cilde sahip olduklarını hep beraber öğrenmiş olduk, parlaklığı burada halledip, geri kalanı da haremdeki arab bacılar dan öğrenince geriye öğrenecek pek de bir şey kalmıyor galiba, 
Güzelliğin, sağlığın, gençliğin ,diri vücudun sağlık ve sıhhatin tek adresi burası, HAMAM SEFASI...

Gitmeyenler hemen gitsin, gidenler sık sık gitsin, yıllar önce varolan kültürü yeni nesilde en mükemmel teknolojilerle, en mükemmel jakuzilerle, ayakta takunya, kulaç kulaç havuz sefalarıyla yaşatsın.
Hamamda geçirdiğiniz bir saat ömrünüze katbekat  ömür katması garantidir arkadaşlar.
Eşe dosta tavsiye niteliğinde özverili geçen bir hamam macerası paylaştım bu yazımda sizlerle.
Linki verdiğim yere giderseniz Hamam çıkışında sosyal tesislerin olduğu yerde de ıspanaklı krep yiyin müthiş birşey, şiddetli tavsiye olunur hepinize.

İyi bakın kendinize, parlayın, sevin, sevilin her gününüzde:)


Bedensel ve Ruhsal Arınma Geleneği Hamam Kültürü


Osmanlı ya da Türk denince ilk akla gelenlerdendir Türk hamamı. Geçmişi Romalılara kadar uzanan hamamlar, Türklerin İslamiyeti kabul etmeleri ve İslam dininin temizliğe verdiği önemle birlikte, kültürümüzde önemli bir yer edinir kendine. Türk halkı için hamama gitmek adeta bir ritüeldir. Belki de bu yüzdendir ki, hamama gitmek için bahanesi çoktur eskilerin… Gelin hamamı, damat hamamı,  hamamda kız beğenme gibi bahanelerle hamama gidilir, türlü eğlenceler düzenlenir.  Hamamların tarihi oldukça eskilere dayanır. Arkeolojik çalışmalarda farklı tarihlere uzanan hamam kalıntıları bulunmuş olsa da, günümüz hamamlarına çok benzer işlevler gören, içi ısıtılan, sıcak su akan binaların yaygın olarak ilk kez M.Ö. 5. yüzyılda Atina'da kullanıldığı kabul edilir. İlk başta farklı bir banyo türü olarak çıkan Türk banyosu daha sonra kurumsallık kazanır ve kendi geleneğini oluşturur. Türk banyosunun yapıldığı, yıkanılan yer anlamına gelen hamam kelimesi eklenince Türk banyosu adı Türk hamamı olarak isim değiştirir.  Kamusal alandaki ilk genel hamam 1584'de III. Murat'ın annesi Nurbanu Sultan'ın Mimar Sinan'a yaptırdığı Çemberlitaş Hamamı'dır. Bunun ardından kısa zamanda hamamların sayısı artar. 16. yüzyılın sonunda sadece İstanbul'daki hamam sayısı 300'ü genel, 4 bin 536 özel olmak üzere beş bine yaklaşır. 
Buhar banyosunun faydaları yıllar öncesinden biliniyordu. Bugün, buhar banyoları cildi ve bedeni temizlemek (arındırma) ve toksinden arındırmak, kan dolaşımını arttırmak, immun sistemi uyarmak ve komple bir fiziksel ve mental zindeliği  desteklemek  için gerekli bir metod olarak düşünülmüştür.Buhar banyoları kişiyi gevşetir ve stresi azaltır. Kas ağrıları ya da artritle görülen sıkıntılar, sıcağın kasları gevşetmesi, ağrı ve inflamasyonu azaltmasıyla rahatlama meydana gelir. Astım ve alerjik sıkıntısı olan kişiler, sıcağın akciğerlerin hava yolunu genişletmesi ile nefes alış verişi kolaylaşır. Sıcak, yaygın soğuk algınlığını tedavi etmez fakat tıkanıklığı azaltır ve hızlı toparlanmaya yardımcı olur.  Buhar banyoları, deri kan akımını arttırdığı ve terlemeyi oluşturduğu için cildinize iyi gelir. Yetişkin bir kişi hamamda, ortalama bir saatte yaklaşık 1 lt ter ya da su kaybeder. İyi bir terleme gözeneklerden kir ve yüzeydeki ölü deri tabakasını çıkarır ve cilde sağlıklı bir parlaklık kazandırır.. Akut sıvı kaybı, toplam beden suyu ağırlığında bir azalmaya neden olur, fakat bu geçici bir durum olduğu için tekrar sıvı alımıyla birlikte çabucak tam miktarını geri alacaktır. Sıcak, bir çok kültürde iyileştirmek için uzun süre kullanılan bir terapi ajanıdır. Bedenimizin tüm fonksiyonları kimyasal reaksiyonlara bağlıdır ve kimyasal reaksiyonlar sıcaktan direk etkilenirler. Bu durum, dokularımız ve sağlımız üzerinde bir etki oluşturmaktan ileri gelir.
Hamamın, sağlık açısından aşağıdaki durumlara iyi geldiği bilinmektedir.
  • Stresi hafifletir, gevşetir ve dinlendirir
  • Kas gerginliklerini ve ağrılarını giderir ve kısıtlı eklemleri acar
  • İmmun sistemi destekler
  • Lenf sistemi temizliğini artırır.
  • Kan dolaşımını arttırır.
  • Bedenin metabolik aktivitesini.
  • Sığuk, astım ya da alerjik durumlardan dolayı oluşan sinus tılanıklınlarını azaltır.
  • Cildin genç ve taze kalmasını sağlar.
  • Buhar sıcağı son zamanlarda kanser ve enfeksiyon hastalıklarına karşı kullanılan terapilerden birisi buhar sıcağı ve buhar banyolarıdır.
  • Buhar banyoları bedeni yağ-depo toksinlerden arındırmak için çok etkili.
  • Terleme sırasında buhar etkili bir biçimde toksinleri derinin yüzeyinden temizler.
  •  Buhar uygulaması vaskuler akımı iyileştirir, hücresel seviyede oksijenlenmeyi arttırır.  
HAMAM SÖZLÜĞÜ
Külhan: Hamamların ısıtıldığı, kapalı ve geniş ocak 
Sıcak halvet: Külhanın üstü 
Soğuk halvet: Külhana uzak olan yer 
Natır: Müşteriyi yıkayıp keseleyen kadın çalışan 
Tellak: Müşterileri yıkayıp keseleyen erkek çalışan 
Peştemal: Örtünmek için kullanılan ince dokuma 
Takunya: Hamam terliği 


18.04.2018

Kulindağ Dağ Evi

4/18/2018 11:10:00 ÖÖ 0 Comments
Kulindağ Dağ evi

Eskiden hayallerimi ve yapmak istediğim şeyleri yazdığım bir listem vardı; hala da ara sıra yazıyorum uzun vadede yapmak istediklerim diye, tabi unutup bir kenara attığım bu listeye uzun zaman sonra şöyle bir göz attığım da birde ne göreyim, yazdığım dilekleri ve hayalleri bir bir gerçekleştirmişim yada farklı versiyonlarını yapmışım vesselam.

Bu listenin içinde neler yok ki, dünyayı gezmek, yeni ülkeler, keşfetmek yeni el sanatları icra etmek, peynir yapmayı öğrenmek, seramik kursuna gitmek, dans etmek, dikiş dikmek, farklı worksoplara katılmak, vintage dükkanlar açıp işletmek  gibi sonu gelmez hayaller ötesi  uzayan listeler.

Kulindağ dağ evi de uzun zamandır gitmek istediğim, listenin  en başında yer alan yerlerden biriydi.
Gitmek, kalmak, günübirlik konaklamak, eğlenmek, daha öncesinde de yılbaşı partisine katılmak  olan dileğim, gidemeyince bahar serenomisinde bir gece kalıp ertesi gün o tüm sosyal  ağlarda ballandıra ballandırıla anlatılan kahvaltı keyfini yaşama isteğine  dönüşmüştü.
Bir kaç kere daha gitmeye teşebbüs edip gidemediğim Kulindağ'a nihayet yakın bir dostumla gitme şerefine nail oldum.
Bol yeşilin, bol ağacın, güzel yolların özellikle Reşadiye köyünün içinden geçip gittiğimiz ve yol sonunda Paşamandırayı geçip Kavacık yolu güzergahından ulaştığımız Kulindağ öncelikle gerçekten nefis bir yerde, yemyeşil doğanın içinde, harika bir ambiansı var,  vadi içine kurulmuş bu yerde, nefes almak, oturmak, insanları gözlemlemek ,dinlenmek keyiften öte keyif bir şey.
Ne kadar da açmışım  böyle yeşile doğaya, buraya  ilk gittiğimde bunu fark ettim.
Ofiste kapalı kaldığımız doğru ama bir o kadar da dışarıda çalışıyorum ben.
Tüm sanayi bölgeleri, ticaret alanları, yok o yol, yok bu yol geçişleri  derken, çoğu vaktim otobanlar ve şirketler arası mekik dokumakla geçiyor. Yeşilin dışında atıl kalarak çok dışarıda olmak nefes almak denilemiyor buna.
Kulindağ'da ilk gözüme çarpan,  yeşilimsi vadinin içindeki insan güruhuydu, hangi ara duydunuz arkadaş, hangi ara keşfettiniz, hangi ara burayı benimsediniz.
Benim de  kesinlikle bu tarz bir yerde yaşamam farz oldu ya evi satıp kaçacağım bu tarz  yerlere, yada dostum gibi alıp tasımı tarağımı vuracağım kendimi Sakarya, longoz gölü dibinde çadır kurup yaşamaya..

Arkadaşımda  bir gece önce misafir olduğumdan mütevelli sabah harika bir kahvaltı yaparak çıkmıştık evden,  Kulindağ'a da gittiğimizde de nasıl olsa güzel nefis bir türk kahvesi patlatırız diye düşünmüştük:))

Ama nerde o kahveler hayal kırıklığı, sevgili Kulindağ müessesi kahvaltı sebebiyle bizlere bir kahveyi çok gördü. Bırakın bir kahveyi, çaya suya bile razıydım ama maalesef ...
Hatta ne zaman kahve alabileceğimizi sorduğumda ki saat henüz 11:30 olmasına rağmen 2:30'da kahve çay servisinin açılabileceğini belirttiler.
Yani siz yanmışsınız güneş altında kimin umrunda, şahsen ben olsam orta yolu bulup, müşteri velinimetim deyip hemen anne baba şefkatiyle etrafını sarıp, şöyle ufaktan mekanı gezdirip, müessesemizin ikramıdır diyerek dayayıverirdim kahveyi bolcanadan önlerine.
Önce içten içten kızdığım bu olaya sonra farklı bir bakış açısıyla bakınca kızgınlığımın yersiz olduğunu hemen anladım.

Dağ başında, orman içinde bir işletmen varsa, ve insanları buraya çekmek içinde elinde altın toplarının fazlasıyla olması gerekiyor,
Hem müşterim elit olsun, hem kaliteli olsun, hemde herkes kurallara uysun oh ne ala dimi arkadaşlar.
İşletmeler hiç de öyle dışardan göründüğü gibi kolay işletilmiyor.
İnsanoğlu ile uğraşmak zor azizim. Hizmet sektörü bambaşka bir şey.
Valla yeri geliyor ben evde bizim velede bile söz geçiremiyorum, dil papuç gibi:))

İşletmelerde aslolan bir kere daha anladım ki sunduğunuz şeyden yani kalitesinden ve prensibinizden asla ödün vermeyeceksiniz.
Belki de başarının sırrı burada yatıyor.
Yemek saatleri, servis zamanı, kaliteli sunum,  rezervasyon ve her şey buna dahil.

Kısa vadede güneşin altında oturup piştiğimiz ama mekanın sofistike haline bayıldığımız Kulindağ güzelliğinden hızla ayrılarak burayı merak edenler için bakınız burada en sevdiğimiz yere  Paşamandıraya geçip  nehir kenarında harika lokum ötesi köfteleri bir çırpıda  hüpleterek güzel manzaraya karşı oldukça keyifli bir sohbete dalıverdik kuzumla.
Renkli olarak belirttiğim linklerden  Kulindağ'ın yol, konaklama, kahvaltı, rezervasyon ve etkinliklerini bizzat  yakinen takip edebilirsiniz. Hatta mutlaka gidin buraya gitmeyenlere de ayrıca önerin, hep aynı yerler aynı mekanlar insan sıkılıyor yeni yerler görmek, yeni şeyler duymak istiyor.
Burası yeni can aranan kan diyebilirim:))
Başka  otantik, organik yerler keşfedene kadar:))

Güne yeni ayıldığımız hafta sonumuz böylesine güzel başlamış ve güzel devam etmişken,  Paşamandıra arkasında yer alan Göllü binicilik'te atların güzelliklerini seyre dalıp, yarış parkurlarını inceleyip, güzel atcıklarla göz temasları kurmaktan çekinmedik.
Atlar kadın sesinden çok etkilenirmiş, bir deneyelim bir test edelim dediğimizde bu sözün doğru olduğunu da ayrıca görmüş olduk.
İnsan yakın bir arkadaşıyla böyle yerlere kaçınca ne güzel sohbetler edilir başbaşa, ne dert kalır ne gam kasvet, sizi anladığına inandığınız ve kafa denginizse, akıl hocalığı, yaşam koçluğu ne bilim yaptığı hayat mentorluğu da hoşunuza gidiyorsa değmeyin keyifli sohbetin alasına..

Haftasonu sıkılınca kaçın derim buralara hem yakın hem güzel, hemde yeşilin her tonuna doymak mümkün.
Biraz daha çılgınlık yaparak ev arsa ne varsa alın,  kondurun önü verandalı teraslı prefabrik evlerinizi, oda olmadı yarı taştan, yarı ahşap Heidinin büyük babasının evi gibi ev yapın kendinize tabi sizleri ne mutlu ederse,
Açıkcası bana iyi geliyor böyle yerler, rahatlatıyor, stresimi alıyor, işe döndüğümde ne pazartesi sendromu ne de başka bir şey kalmıyor.
Yollardan da ufak ufak aldığım malzemelerle evde nefis organik kahvaltılar da hazırlamak cabası.

Bu hafta ki programım böyleydi, sizlerde kaçın gidin uzaklara, iyi gelir uzaklaşmak ara vermek bazı şeyleri es geçmek.

Hatta fırsat bulursanız Sakarya Karasuya, Longoz gölüne gidin. Belediye tarafından üzerinde yapılan ahşap yol üzerinde yürüyün ne dert kalır ne tasa, yanında da bol bol fotoğraf kareleri sürprizleriyle.

Oradan da Maden deresi şelalesine..

Güzel hafta sonları diliyorum herkese, her gününüzü özel ve güzel yaşamanız dileğiyle.

Sevgiler.

Kulindağ'a nasıl gidilir;

TEM'den Kavacık çıkışında ayrılarak sürekli Riva yönünde ilerleyiniz. Mahmut Şevket Paşa tabelasından sağa sapınız. Yaklaşık 2,5 km sonra Mahmut Şevket Paşa köyüne ulaşacaksınız.
Mamut Şevket Paşa köyüne varınca Alibahadir yönüne devam ediniz. Köy mezarlığını geçtikten 100 m. sonra soldaki Kibrit Çıkmazı sokağına giriniz. 300m. kadar ilerleyince Kulindağ'dasınız.
Yol adresi;















Açıkbüfe Kahvaltı

Reçel çeşitleri


Ekmek ve pasta börek çeşitleri

Peynir çeşitleri


















Haftasonu bile ceketinden vazgeçmeyen ben:))

Kış Uykusu...

Nihal, ''Gitmedim, gidemedim'' Artık yaşlandım mı kafayı mı oynattım yoksa, başka bir adammı oldum. Nasıl istersen ...

Günün Resmi

Günün Resmi
Bir kedi lütfen:))